16.8.09

Allah'ın Sanatını İzleyen Bir Görüşe Sahip Olmak

Saniyeler içerisinde gözümüz peşpeşe onlarca nesneye odaklanır. Bir an gözümüz odamızdaki bir aynanın çerçeve süsüne yönelir, ardından duvar kağıdının süsüne, hemen akabinde televizyonun düğmesine, yerdeki kabloya, kapının koluna; ard arda onlarca, yüzlerce detayla muhattap olur göz. Yerimizden kalkıp mutfağa gitmeye karar verdiğimizde yürürken yolumuz üzerinde yine onlarca detayla birlikte ilerler gözlerimiz. Örneğin, koridorda asılı olan tabloda resmedilmiş bir çiftçinin gömleğine. Ulaşmaya karar verdiğimiz mekana gidene kadar farkında olsak da olmasak da farklı açılardan, yeni yeni detaylar görerek ilerleriz. Yüzlerce kez dolaştığımız evimizin içinde yüzlerce, binlerce farklı noktaya değişik açılardan bakar gözlerimiz. Ve bunların pek çoğu insanın kararının dışında istemsiz olarak gerçekleşir. Biz tüm bu detayları görürüz, çünkü kaderde her bir detay daha bizler doğmadan evvel Allah Katında öyle takdir edilmiştir. Bu detayların her birini yaratan Allah’tır. Kader birbiriyle uyum içerisinde peşpeşe uzayıp giden bu anların bütününden meydana gelir.

Bir Müslümanın dikkatini an an Allah’ın yarattıklarını görmeye odaklaması onun Allah’a olan teslimiyetini güzelleştirir, anlayışına derinlik katar. Gördüklerinin ardında bulunan mana nedeniyle herşey daha derin bir kıymet kazanır. Çünkü daha insan doğmadan Rabbimiz bunları yaratmış, bizim için an an, müthiş detaylı bir sanatla hayatının her karesini varetmiştir. Yaratılanlar üzerinde düşünelim, Allah’ın güzel varlığını derin bir yakınlıkla kavrayalım, içten saygı dolu bir korkuyla, güçlü bir sevgiyle Allah’a yakınlaşalım diye anlayış vermiştir. İnsan Suresinde Rabbimiz şöyle buyurur:

Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip-geçti. Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. (İnsan Suresi, 1-2)

İnsan denenmektedir. Allah ona saymakla bitiremeyeceği kadar çok nimet bahşetmiştir. Tek bir anında atomlardan, DNA’sına, gökten yere katrilyonlarca detayın barındığı bir dünyayı sunmuştur. İnsan sabah gözünü açtığı andan itibaren Allah’a yönelmelidir. Gözünü ilk açtığında eğer tavanı görüyorsa yahut ilk gördüğü dolapsa, o gün, o saniye kaderinde Allah o nesneyi, baktığı o açıdan görerek uyanmasını dilediği için insan o kareleri görmüştür. Allah yine kendisine can vermiş, uykusundan onu yeni bir gün için uyandırmıştır. İlk yapılması gereken hemen kendisini yaratan Allah’ı tesbih etmesidir. Hayırlarla yazılmış kaderinde, o gün Allah kendisi için ne güzellikler dilemiş diye düşünüp şevkle, heyecanla Allah’a yakınlık için gününe başlamalıdır. Kaderinde peşpeşe dizili anlar dizisinden oluşan hikmetli detayları izlemek için dikkatini açmalıdır. Bu yöndeki bir dikkat, insanı sadece gördüklerine motomod tepki veren bir varlık olmaktan çıkararak, derin bir kavrayış elde etmesine ve Allah’ın hoşnutluğunu, beğenisini, yakınlığını kazanmasına vesile olacaktır.

Allah'ın İnsanlara Rahmeti: Hastalıklar

Allah dünya hayatında insanlara rahmetinden bir çok nimet verdiği gibi cenneti arzu etmeleri için bir çok eksiklik ve acizlik de verir. Samimi, salih müslümanlar bu acizlik ve eksiklikleri de, aynı nimetler gibi Allah’ın bir lütfu olarak görür ve Allah’a şükreder ve Rabbimiz’in cennetine girebilmek için dua ederler.

Hastalıklar da, Allah’ın müslümanlara, cenneti arzu etmeleri, Allah’ın rahmetini, sağlık nimetini düşünüp şükretmeleri, acizliklerinin farkına varıp Allah’a boyun eğmeleri için verdiği imtihanlardır.

İnsan günlük yaşamı içinde kendisine verilen bir çok nimeti doğal hayatın bir parçası olarak görme eğilimindedir. Oysa Allah yeryüzünde insanların sahip olduğu herşeyi Katından bir rahmet olarak vermektedir.

Örneğin çoğu insan hergün sabah, yataklarından kalktıkları andan itibaren ayaklarının üzerinde rahatlıkla durabilmelerinin, hiçbir sorun olmadan yürüyebilmelerinin, ne kadar büyük bir nimet olduğunu her an düşünmezler. Oysa ayaklarından birinde oluşabilecek herhangi bir rahatsızlık, insanın günlük hayatını tamamen etkileyen bir zorluk oluşturur. Ağrısı olan veya üstüne basılamayan bir ayak, insanın, günde belki de binlerce defa attığı rahat adımların ne kadar büyük nimet olduğunu anlamasına vesile olur.

Müslüman, bunun gibi, küçük büyük her konuyu Allah’a yakınlaşmaya vesile kılar. Allah’ın kendisine sağlık vererek ne kadar büyük lütufta bulunduğunu hatırlayarak Allah’a şükreder. Hastalığı verenin de, alanın da Allah olduğunu bilip şifayı Allah’tan umar. Ağrı hissinin olduğu her an Allah’ı hatırlayarak kalbini sürekli Allah ile birlikte tutar.

"Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur;"

"Bana yediren ve içiren O'dur;"

"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur;"

"Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur,"

"Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur;"

"Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat;"

"Sonra gelecekler arasında bana bir doğruluk dili (lisan-ı sıdk) ver."

"Beni nimetlerle-donatılmış cennetin mirasçılarından kıl," (Şuara Suresi, 78-85)

Müslüman Derin Bir İman İçin Emek Vermekle Sorumludur

Allah Kuran’da insanların çeşitli iman dereceleri olduğunu bildirmektedir. Kalplerine iman henüz tam yerleşmemiş olanlar, zorluk karşısında imanları sarsılanlar ya da yalnızca sıkıntı içindeyken Allah’a yönelenler Rabbimiz'in Kuran’da bildirdiği bazı iman derecelerine örnek teşkil eder. Rabbimiz, ayrıca, Allah’a olan haşyetlerinden dolayı O’ndan saygıyla korkanlar, Allah’a derin bir saygıyla bağlı olanlar, katıksızca ahiret yurdunu anan salih müminlerin ahlaklarını haber vermektedir. Allah’tan çok korkan ve Allah’ı derin bir sevgiyle seven bir Müslümanın hedefi de, Allah’ın ayetlerinde övgüyle bahsettiği bu yüksek ve derin imanı yaşamak ve bu doğrultuda kendini eğitmektir. Bu, aynı zamanda Allah’ın müminlere bir emridir:

Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. (Tegabün Suresi, 16)

Allah’tan çok korkan ve amacı yalnızca O’nun rızasını kazanmak olan insanlar, imanın en üst dereceleri, en derin hali varken daha alt derecelerini, daha yüzeysel olanını tercih etmez, Allah’ın en sevdiği kullarından olmak için vargüçleriyle gayret eder, çevrelerindeki insanları da buna teşvik ederler. Geçici olan bu dünya hayatında yalnızca Allah'ın hoşnut olduğu ahlakı yaşayarak Allah'ın rızasını ve cennetini kazanmaya çalışır ve bu çabalarını ömür boyu aynı şevk ve kararlılıkla devam ettirerek en derin imana sahip olmayı talep ederler.

Her Müslüman derin bir imana sahip olmak ve Allah’ın en sevdiği kullarından olmak için hayatı boyunca çabalar durur. Müslümanları bu güzel çabası takvada yarışmalarına yol açar. Nitekim takvada yarışmak Allah’ın Müslümanlara bir emridir. Rabbimiz'in bu konudaki ayetlerden biri şöyledir:

Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) 'çaba gösterip-yarışın,' ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah'a ve Resûlü’ne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah'ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir. (Hadid Suresi, 21)

Peki derin, güçlü bir iman nasıl elde edilir?

Derin bir iman ancak Allah’a her an koşulsuz bağlı kalmakla, hiçbir şart ve ortamda Rabbimiz'in beğenmeyeceği bir davranış sergilememekle, Allah’ın yarattığı kaderi, O’ndan gelen her şeyi hep güzel ve hayırlı görmekle, dünyanın geçici heveslerine, sahte zevklerine, şeytanın aldatıcı vaatlerine aldanmamakla ve bunlar karşısında bir an bile tereddüte düşmemekle kazanılır. Bu doğrultuda bir ömür sürmek elbette çok asil bir tercihtir. Önüne çıkan seçeneklerde hep Allah’ın rızasını tercih etmek, her şartta Allah’a yönelip yalnızca O’na rağbet etmek, ancak Allah'a candan bağlı, Allah'ı gönülden seven salih müminlerin gösterdiği asil ve güzel tavırdır. Allah bir ayetinde Müslümanları ancak Kendisi'ne rağbet etmeye şöyle çağırmaktadır:

Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. Ve yalnızca Rabbine rağbet et. (İnşirah Suresi, 7-8)

Derin bir imana kavuşmak için gösterilecek çaba çok güzel bir ibadettir. Bu kıymetli çaba Müslümanın bütün hayatını kapsar. Müslüman gözünü açtığı andan itibaren Allah’a yaklaşma isteğini ve çabasını göstermeye başlar. Uyanır uyanmaz Allah’a kendisine can verdiği için ve yeniden uyanmayı nasip ettiği için şükreder, gün içinde hem kendisi hem diğer Müslüman kardeşleri için Allah’a çok kapsamlı dua eder, Allah’ın emrettiği güzel ahlakın yeryüzünde yaygınlaşması için cesur bir kararlılıkla hiç yılmadan ve yorulmadan çalışır, güzel ahlakını gün boyu korur, nefsine ağır gelen bir konuda nefsine kapılmaz ve Allah’ın rızasını uygun davranışı uygular, her an Allah’a sadık kalır, durmaksızın Allah’ı anar, O’nun nimetlerini düşünür ve anlatır. Hiç kuşku yok Müslümanın bu çabası, Allah’a yakın olmayı, O’nun hoşnutluğunu kazanmayı her şeyden çok istediğini gösterir. Allah da bu kulunun duasına icabet eder, onu takva sahiplerinden kılar, ona Katından büyük bir hikmet, anlayış verir, heybetini, gücünü arttırır, onu salih kullarından kılar.

Müslüman Çoğunluğa Göre Değil, Kuran Ahlakına Göre Hareket Eder

Allah’a gönülden iman eden samimi bir Müslümanın en önemli özelliklerinden biri insanların çoğunluğuna göre değil, şartlar ne olursa olsun her zaman Allah’ın rızasına en uygun olacak şekilde, vicdanının sesine göre hareket etmesidir. Böyle bir insan için insanların kendisi hakkında ne düşündüklerinin, insanların çoğunluğunun ne yaptığının hiçbir önemi yoktur. Müslüman sadece Allah’ın rızasını kazanmaya önem verir ve bunun için de Kuran ahlakına en uygun tavrı göstermeye, en uygun sözü söylemeye niyet eder.

Salih Müslümanlara ait olan bu güzel ahlak özelliği en mükemmel şekilde peygamberlerin hayatında tecelli etmektedir. İçinde bulundukları toplumda insanlar nasıl yaşarlarsa yaşasınlar, peygamberler Allah’ın kendilerine vahyettiği din ahlakı dışında bir yaşantı ve ahlakı asla benimsememişler, inkar edenlerin sapkın inançlarına, çirkin alışkanlıklarına asla eğilim göstermemişlerdir. Allah’a iman ettikleri ve itaat ettikleri için hayatları boyunca inkarcılardan, müşriklerden, münafıklardan baskı ve eziyet görmüşler; hapse atılmışlar, iftiraya maruz kalmışlar, işkence görmüşler, yurtlarından sürülmüşler, öldürülme tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardır. Hayatları sürekli çileyle geçmiş, hatta bir kısmı Allah yolunda şehit edilmişlerdir. Allah’ın vahyini tebliğ etmekle sorumlu olan peygamberler bu tehlikeleri cesurca göze almışlar, Allah yolunda kendilerine isabet eden güçlüklerden dolayı asla geri adım atmamışlardır. Allah peygamberlerin ve onlarla birlikte olan salih müminlerin bu üstün ahlakını Müslümanlara şu şekilde örnek vermiştir:

Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler cehd (mücadele) ettiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)

Allah’ı derin bir sevgiyle seven bir Müslüman’ın da ana hedeflerinden bir tanesi, yaşadığı süre boyunca, aynı peygamberlerin hayatlarında olduğu gibi, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan sadece Allah korkusuyla Kuran ahlakına en uygun şekilde yaşamak olmalıdır.

Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda insanlar arasında çoğunlukla kitle psikolojisi hakimdir. İnsanlar genellikle kendi akıl ve vicdanlarının yönlendirmesine göre değil, kitle psikolojisiyle hareket ederler. Bu ruh hali de hayatlarının her aşamasına hakim olur. Kendi zevkleri, estetik anlayışları, konuşma üslupları, sevgi anlayışları tamamen yok olur, yerine kendilerinin de beğenmediği ve rahat etmediği ama toplumda kabul gören ve tepki almayacakları yapmacık, samimiyetsiz bir ruh hali oluşur.

Toplumun genelinin yaşadığından farklı bir uygulama diğer insanlar tarafından hemen dikkat çekeceği ve belki de tepki toplayacağı için, Kuran’ı ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetini rehber edinmeyen kimseler akıllarını ve vicdanlarını tamamen dondururlar ve toplumun beklentilerine göre hareket ederler. Bir davranışın doğru olup olmadığını, ahirette kendilerine bir yükümlülük getirip getirmeyeceğini hiç hesaba katmadan körü körüne uygularlar. Bunun sonucunda sevgisiz, vefasız, bencil, menfaatperest, şefkat ve merhamet duygularından yoksun, öfkeli, hırslı, kindar, tartışmacı, dedikoducu, enaniyetli bir yapı ortaya çıkar. Bu ahlakı yaşayan kişiler, Allah’ın çirkin görüp Müslümanları sakındırdığı bütün bu kötü ahlak özelliklerinden kendileri de zarar gördükleri halde, sırf çevresindeki insanların çoğu bu şekilde yaşadığı için ve belki de aksi şekilde tavır gösterdiklerinde ezileceklerini, altta kalacaklarını, haklarını koruyamayacaklarını sandıkları için hayatları boyunca bu çirkin sistemin içine hapsolurlar. Allah bir Kuran ayetinde çoğunluğa uymanın nasıl bir sonuca sebep olacağını şu şekilde bildirmektedir:

Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.' (En’am Suresi, 116)

Halbuki samimi bir Müslümanın farkını ortaya koyan en önemli konulardan biri budur. Bir Müslüman doğruyu ve yanlışı ayırt etmek için hiçbir zaman çoğunluğu esas almaz. Herhangi bir şeyi insanların çoğunluğu doğru dediği için doğru, yanlış dediği için de yanlış olarak değerlendirmez. Müslüman her olayı Kuran’a ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetine göre değerlendirir. Allah Kuran’da bir tavrı, bir olayı yanlış ve çirkin olarak bildirmişse, isterse bütün dünya o tavrı göstersin Allah’a iman eden bir mümin asla bu çirkinliğin kendi üzerinde oluşmasına müsaade etmez. Allah’ın Kuran’da övdüğü bir tavrı da isterse dünya üzerindeki kimse uygulamasın, Müslüman gururla ve şerefle uygular. Müslümanın Kuran ahlakına tezat oluşturacak basit bir tavrı asla olmaz. Asil tavrını her ortamda, her şartta korur. Kendisine en çirkin ahlakla yaklaşıldığında dahi, karşısındaki kişiye rahmani ve Kuran ahlakına uygun bir yaklaşımda bulunduğu zaman her zaman üstün geleceğini, Allah’ın kendisini koruyacağını bilir. Allah’ın “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran, 139) ayetinde bildirdiği gibi, iman ettiği için ahlaken üstün ve asil olduğunun şuurundadır.

Bir Müslümanın çoğunluğa uymaması, toplumun genelinde gördüğü herşeyden yüz çevirmesi, çoğunluğun yaptığı herşeyin kötü ve çirkin olduğu anlamına da gelmemektedir. Müslüman çevresinde gördüklerini Kuran’a göre değerlendirir, Kuran’a uygun olmayan yönleri eler, Kuran ahlakına uygun olan, estetik bulduğu yönleri de güzel görür. Mesela bir insanın ahlakının belli bir yönünde eksiklik olabilir, öfkeye yatkın bir yapısı olabilir. Ama aynı zamanda çok fedakar olabilir. Böyle bir durumda sırf bir kişinin öfkeli yapısı var diye bütünüyle o kişinin her yönünü kötü kabul etmek, fedakar yönünü görmemek doğru olmaz. Müslüman bu kişinin güzel yönlerini takdir ederken, kötü ahlaka ait özelliklerini de güzel sözle ve hikmetli anlatımlarla uyararak düzeltmeye gayret eder.

Müslüman akılcı ve dengeli bir ruha sahiptir. En zor ortamda bile tutulsa, her türlü olumsuzluğun arasından tek bir tane güzelliği gözü hemen seçer ve ruhu hemen o güzelliğe yönelir. Çünkü heryerde, herşeyde tecelli edenin Allah olduğunu bilir, güzelliklerin Allah’tan bir nimet olduğunu bilir. Çevresindeki kişilerde gördüğü olumsuz ahlak özelliklerini Allah’ın bir hikmetle, ibret alıp sakınması için; güzellikleri de görüp beğenip örnek alması için özel olarak yarattığını anlar. Bu nedenle bir Müslümanın çoğunluğa uymamaktaki kastı, insanların çoğunluğunda gördüğü bütün özellikleri külliyen reddetmesi şeklinde değil, olumsuz gördüğü Kuran ahlakına uygun olmayan ahlak özelliklerinden yüz çevirip, Kuran'a uygun güzel olan detayları da beğenip kendi üzerinde hayata geçirmesi şeklinde olmalıdır.

Allah Sevgisi İnsana Büyük Bir Manevi Güç Verir

Peygamberler Allah’a bağlılıklarıyla, derin Allah korkuları ve Allah’a olan güçlü sevgileriyle bütün Müslümanlara örnek olmuşlardır. Allah’ın kendilerine verdiği tebliğ görevini hakkıyla yerine getirmiş, insanları kötülükten men etmiş, iyiliği emrederek onları güzel ahlaka davet etmişlerdir.

Peygamberleri üstün kılan çok sayıdaki özellikten biri de, inkarcılar tarafından kendilerine yöneltilen baskı ve şiddet karşısında gösterdikleri güçlü, mütevekkil ve kararlı yapıdır. Peygamberleri kendilerine örnek alan Müslümanlar da yaşadıkları toplum içinde akılcı düşünce ve davranışları, güçlü kişilikleri ve samimi üslupları, asil görünümleriyle dikkat çekerler. Peygamberler gibi, onlar da hiçbir olay karşısında korku ve üzüntüye kapılmaz, her olayı hayırla değerlendirir ve etraflarındaki insanları durmaksızın iyiliğe davet ederler. Allah’ı çok anar, karşılaştıkları her olayı tek dostları olan Allah'ın yarattığını bilir, şeytanın boş vaatlerini tereddüt dahi etmeden aşar, dünyanın geçici heveslerine tamah etmezler.

İman edenlerin bu üstün özellikleri; dünyanın aldatıcı süsüne meyletmemeleri, hiçbir olayda paniğe, üzüntüye kapılmamaları, korkmamaları ve her zaman itidallerini korumaları, Kuran ahlakını bilmeyen ve yaşamayan insanlar tarafından hayretle karşılanabilir. Özellikle de, dinlerini yaşamamaları ve Allah’ın dinini tebliğ etmemeleri için inkarcıların baskı ve şiddetine maruz kalmalarına, dahası onlar tarafından sürgün, hapis ve hatta ölümle tehdit edilmelerine rağmen, salih müminlerin yine de son derece rahat, mutlu ve huzurlu bir hayat yaşamaları iman etmeyenlerin asla kavrayamadıkları bir durumdur.

Müslümanlar İnkarcıların Baskı Ve Tehditlerine Rağmen Çok Huzurlu Bir Yaşam Sürerler

Güzel ahlakı savunuyor ve insanlara tavsiye ediyor olmalarından dolayı toplumun bazı kesimleri tarafından şiddetli baskıya maruz kalan Müslümanların, karşılaştıkları her türlü zorluğa rağmen ibadetlerini ve güzel ahlakı eksiksiz uygulamaya devam etmeleri Allah’a olan bağlılıklarının açık bir göstergesidir. Hiç kuşku yok ki bunlar taklidi mümkün olan davranışlar değildir. Bu, yalnızca samimi olarak Allah’tan korkan müminlere has bir tutumdur.

Sürekli olarak Kendisi'ne yöneldikleri, dua ettikleri, yakınlığını ve rızasını kazanmak için O’nun hoşnut olacağı davranışlar sergiledikleri, dolayısıyla bütün hayatlarını yalnızca O'na adadıkları Rabbimiz'in yarattığı her olayı güzel gören Müslümanların neşelerinin sebebini merak eden, ama hiçbir şekilde anlayamayan inkarcılar, hayatları boyunca bu neşe ve huzurun küçük bir benzerini dahi yakalayamazlar. Ne kadar çok mutluluğun peşinden koşsalar da, değer yargılarının bozuk olması sebebiyle gerçek mutluluğu bir türlü bulamazlar. İman edenler ise doğal bir sevinç ve mutluluk duyarlar, Allah’ın kendilerine olan cennet vaadiyle ümitlenip sevinirler, Allah’ın kendilerine verdiği iman ile neşelenirler. Allah’ın ayetlerini görebiliyor olmaktan, peygamberlerle ve bütün takva müminlerle ahirette kardeş olma ümidini taşımaktan, Allah’ın inayeti altında olmaktan ve daha pek çok sebepten dolayı her an büyük bir neşe içindedirler. İman, benzersiz bir lüks, Allah’tan muhteşem büyük bir nimettir. Kendisine iman verilen bir kişi Allah’tan çok büyük bir lütfa erişmiştir.

Müslümanların Üzerindeki Manevi Güç İnkar Edenleri Korkuya Sevk Eder

Allah Müslümanların karşılaştıkları zorluklar ve inkarcılar tarafından kendilerine yöneltilen tehditler karşısında ümitsizliğe ve yılgınlığa kapılmamalarını ayetlerinde şöyle belirtmektedir:

Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)

Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir. (Hac Suresi, 35)

De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Müslümanların başlarına ne gelirse gelsin Allah’a bağlı kalmaları, güçlü, kendinden emin, kararlı ve aynı zamanda huzurlu hallerini devam ettirmeleri inkar edenleri şaşkınlığa uğrattığı gibi, aynı zamanda onları korkuya da sevk eder. Nitekim bu, onların hiç alışık olmadıkları bir davranış biçimidir. Onlar en ufak bir zorlukta ümitsizliğe kapılan, küçük bir olumsuzlukta hemen moralleri bozulan insanlardır. Müminlerin üzerindeki bu manevi gücün kaynağının iman olduğunu anlayamaz, gördükleri bu kararlılık karşısında dehşete kapılırlar. Allah ayetlerinde, inkarcıları, müminlerin güçlü imanları ve kişilikleri karşısında duydukları korkuyu şöyle bildirmektedir:

Sanki onlar, ürkmüş yaban eşekleri gibidirler. Arslandan korkup-kaçmışlar. (Müddessir Suresi, 50-51)

Herhalde içlerinde 'dehşet ve yılgınlık uyandırma bakımından' siz, Allah'tan daha çetinsiniz. Bu, şüphesiz onların 'derin bir kavrayışa sahip olmamaları' dolayısıyla böyledir. (Haşr Suresi, 13)

Allah'tan Ve Cehennemden Korkmak Önemli Bir Mümin Alametidir

Allah Kuran’ın pek çok ayetinde Kendisi'nden korkmayı insanlara emretmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Haşr Suresi, 18)

… Öyleyse ey iman eden temiz akıl sahipleri, Allah'tan korkun. Doğrusu Allah, size bir zikir (uyaran, hatırlatan ve öğüt veren Kur'an) indirmiştir. (Talak Suresi, 10)

Bir başka ayette Allah insanlara güç yetirebildiği kadar Kendisi'nden korkmasını, Allah korkusunu elinden geldiğince arttırmasını tavsiye etmiştir:

Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin… (Tegabün Suresi, 16)

Kuran ahlakını bilmeyen veya tam yaşamayan bazı insanlar ise Allah’tan korkmanın önemi ve gerekliliğini yeteri kadar iyi anlayamamaktadır. Bu, Kuran bilgisi yönünden eksik olmalarından ve Allah korkusunun gerçek anlamını bilmemelerinden kaynaklanmaktadır.

Allah korkusu, Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda yerleşik hale gelmiş birtakım korku türlerine hiçbir şekilde benzemez. Kuran ahlakından uzak yaşayan insan toplulukları din ahlakından uzak kalmalarının doğal sonucu olan karamsar ruh halleri doğrultusunda pek çok korkunun esiri olmuşlardır. Gelecek korkusu, yaşlanma korkusu, yalnız kalma korkusu, ölüm korkusu, ani bir hastalığa yakalanma korkusu, alay edilme korkusu, başarısızlık korkusu, deprem korkusu, ölümcül hastalığa yakalanma korkusu ve daha pek çok korku türünün tuzağına düşen bu insanlar son derece mutsuz bir hayat sürer, her an başlarına kötü bir şey gelebileceği endişesi içerisinde müthiş gergin bir halde yaşarlar.

İşte bu kişiler Allah korkusunu da kendi karanlık dünyalarında yaşadıkları korkular gibi sanma yanılgısına kapılmışlardır. Oysa Allah korkusunun bu sayılan korku türleriyle hiçbir ilgisi ve benzerliği yoktur. Allah korkusu, Allah’ın Yüce ahlakını bilen, Allah’ı tanıyan, O’nu çok seven bir insanda oluşan, saygı dolu, insanda coşku ve heyecan oluşturan çok asil bir duygudur. Yukarıda sayılan korkuların aksine, insanı büyük bir huzur ve mutluluğa sevk eden, aklını ve cesaretini artıran, bitmek bilmeyen bir şevk ve coşkun bir imana sahip olmasını sağlayan, insana derin bir anlayış, hikmet ve heybet veren bir korkudur. Allah’tan korkan kişi gelecek korkusu, ölüm korkusu, hastalık korkusu, yalnız kalma korkusu ve benzerleri gibi dünyevi korkulara kapılmaz. Çünkü başına her ne gelirse, ne ile karşılaşırsa karşılaşsın, bunun, tek gerçek dostu olan Allah’ın kendisi için yarattığı en hayırlı kader olduğunu bilir. Allah'ı kendisine vekil edinmiş olmanın konforunu yaşar, her işinde sadece Allah'a yönelip döner.

Allah Korkusu İnsana Güzel Bir Ahlak Kazandırır

Allah’tan korkan bir insan toplumdaki en güvenilir kişidir. Allah’tan korktuğu için yalan söylemeyecek, Allah’ın hoşnut olmayacağı kötü davranışlar sergilemeyecek, kendi çıkarları değil, başkalarının çıkarlarını gözetecek, kendi rahatını değil, başkalarının rahatını düşünecek, etrafına hep hayır ve güzellik sunmaya çalışacaktır.

Allah'tan korkan kişide samimiyet, dürüstlük, candanlık, vefa, sadakat, fedakarlık gibi güzel ahlaka ait tüm tavırlar en kaliteli şekilde görülür. Allah korkusu taşımayan bir insanda ise bu özelliklerin gerçek anlamda ve devamlı bulunması mümkün değildir. Zira Allah'tan, Rabbimiz'e hesap vermekten, cehenneme girip yaptığı kötülüklerin karşılığını görmekten korkmadığı için bu kısa dünya hayatında kendi çıkarlarından fedakarlıkta bulunup güzel davranışlar sergilemesini gerektiren bir durum olmadığını düşünür. Allah'tan korkan bir Müslüman ise bunun tam tersi bir tavır ortaya koyar. Her konuda Allah korkusundan kaynaklanan güçlü vicdanına başvurur ve çıkarlarını değil, güzel ahlakın sınırlarını korur.

Müslüman Cehennemdeki Azaptan Korkar

Cehennemden korkmak, cehennemin azabını düşünerek Allah korkusunu arttırmak da Müslümanın önemli özelliklerindendir. Allah ayetlerinde Müslümanların cehennem azabından yana korku duyduklarını belirtmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

"Ve ben, Müslümanların ilki olmakla da emrolundum." De ki: "Ben, Rabbime isyan ettiğim takdirde, büyük bir günün azabından korkarım." (Zümer Suresi, 12-13)

De ki: "O, gökleri ve yeri yaratırken ve O, (hep) besleyen (hiç) beslenmezken, ben Allah'tan başkasını mı veli edineceğim?" De ki: "Bana gerçekten Müslüman olanların ilki olmam emredildi ve: Sakın müşriklerden olma." (denildi.) De ki: "Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem o büyük günün azabından korkarım." (Enam Suresi, 14-15)

Cehennemin varlığını düşünmek Müslüman için, imanını derinleştirecek, takvasını güçlendirecek, ahlakını güzelleştirecek önemli bir tefekkür yoludur. Müslüman Allah'ın Kuran’da detaylı detaylı olarak bildirdiği cehennemden korkar, cehennemin özelliklerini daima aklında tutar ve cehennemin adeta bir adım ötede olduğunu varsayarak davranır.