22.7.09

Derin Düşünmek Allah'ın Müslümanlara Emridir

Allah insanı yaratmış, ona düşünme yeteneği bahşetmiştir. Ne var ki insanların bir kısmı bu önemli yeteneği gereği gibi önemsemez ve kullanmazlar. Oysa herkes yüksek bir düşünce kapasitesine sahiptir ve farkında dahi olmadığı bu gücü geliştirdiği takdirde oldukça derin düşünebilen bir insan haline gelebilir.

Derin düşünmek müminlerin önemli özelliklerinden biridir. Bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır:

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

Derin düşünmekten neyin kastedildiğini doğru anlamak gerekir. Derin düşümek, bazı insanların sandığı gibi, sadece kendini dış dünyadan soyutlamak, karanlık bir odaya kapanıp uzun uzun düşüncelere dalmak değildir. Derin düşünmek yüzeysel değerlendirmelerden kaçınmak, olayların gerçek yüzünü görebilmek, gerçek mahiyetini kavrayabilmektir. Bunun için Kuran ahlakını yaşamak, Peygamberimiz (sav)'in sünnetine uymak, olayları bu doğrultuda değerlendirmek gerekir. Derin düşünmenin temelinde, etrafımızda var olan Yaratılış delillerini kavrayabilmek, Allah’ı ve Kuran’ı iyi tanımak, herşeye Allah'ın Kuran'da öğrettiği ahlakla ve ruhla bakmak gerekir.

Allah’ı gönülden seven ve Yaratılışın delillerini gören insan, doğal olarak derin düşünmeye ve daha önce hiç fark edemediği gerçekleri görmeye başlayacaktır.

Derin düşünmemek inkarcılara ait bir özelliktir

Derin düşünmeyen insanlar, olayların sadece zahirde (görünürde, ilk bakışta) görünen kısmını fark edip, derindeki manayı kavrayamayan insanlardır. Etraflarındaki açık gerçekler üzerinde düşünmez, düşünmedikleri için de akılları uyuşur, kavrayış güçleri kırılır, böylece gözlerinin önünde apaçık duran gerçekleri dahi göremez hale gelirler. Örneğin sürekli olarak insanların öldüklerine şahit oldukları halde, sanki kendileri hiç ölmeyecekmiş gibi bir hayat sürer, ölümden sonraki sonsuz hayatları için hiçbir hazırlık yapmazlar. Ya da her gün etraflarında Yaratılışın pek çok delilini gördükleri halde, bu delillerin Allah’ın büyüklüğünü ve hakimiyetini gözler önüne serdiğini fark edemezler. Allah iman etmeyenlerin düşünce güçlerini kaybettiklerini, böylece akletmeyen bir topluluk olduklarını ayetlerinde şöyle bildirmektedir:

… Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (Bakara Suresi, 171)

İman edenler ise Allah’ın yaratma sanatını etraflarındaki her noktada görür ve her gördükleri detay onların düşünce ufkunu açar. Bir ağacın kupkuru dalından çıkan meyveler, başlarının üzerindeki uçsuz bucaksız gökyüzü, çevrede rastladıkları yavru kediler ve daha pek çok görüntü Allah’ın yaratma sanatını düşünmelerini sağlar, solmuş bir çiçek ya da yolda yürüyen yaşlı bir insan dünyanın geçiciliğini akıllarına getirir, gazetede gördükleri ölüm ilanları onlara ölümün yakınlığını hatırlatır. İşte tüm bu yönleriyle de düşünmeyen, akletmeyen inkarcılardan ayrılırlar ve bu şuurlu bakış açıları onların düşünen, gören, işiten, şuur sahibi, Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi akleden insanlar olmalarına vesile olur.

Derin düşünmek aynı zamanda cennete bir hazırlıktır

Allah’ın yarattığı detayları görebilen insan olmak çok önemlidir. Çünkü cennet muhteşem detaylardan oluşan bir güzellikler yurdudur. İnsanın oradaki detayları görebilmesi için kendini bu dünyada yetiştirmesi, detay görebilen, derinlik gücü olan bir insan haline getirmesi gerekir.

Allah cennet ile ilgili ayetlerinde cennetteki sayısız detaya ilişkin pek çok örnek vermektedir. Irmaklar, pınarlar, yeşillikler, ne sıcak ne soğuk tam kararında gölgelikler, yüksek köşkler, güzel konaklar, yükseklere kurulmuş tahtlar, çarpıcı güzellikte döşekler, yastıklar, göz kamaştıran giysiler, takılar, mükemmel tatta ve kokuda yiyecek ve içecekler Allah’ın haber verdiği cennet güzelliklerinden bazılarıdır. Müslüman, Allah'ın rızasını ve cennetini kazanmayı Allah’tan şiddetle istediğinden, cennete layık olmak için şimdiden hazırlık yapmalıdır. Bu hazırlığı ibadetleriyle ve güzel ahlakıyla yaptığı gibi, Allah’ın evrende yarattığı detayları görme ve derin düşünme konusunda kendini geliştirerek de cennet hazırlığı içerisinde olmalıdır.

Hiç kuşku yok cennet ehli müminlerin önemli bir özelliği, cennetteki detayları çok iyi görecek ve bu güzel detaylardan çok büyük zevk alacak insanlar olmalarıdır. Dolayısıyla bu dünyada cennet ehlinin vasıflarını kazanmak isteyen bir Müslüman, onların ahlaki özelliklerine ulaşmayı istediği gibi, nimetlerdeki detayları görebilme ve derin düşünme konusundaki manevi güçlerine de dünya hayatındayken erişmeyi ister. Bu nedenle büyük bir şevk ve heyecanla düşünce ufkunu geliştirir ve cennet sevinci içerisinde kendini yetiştirir. Bunun yolu da etrafında gördüğü herşeye Allah'ın sanatı ve kudretini görerek bakması, Kuran ahlakıyla düşünmesi, güzelliği fark etmesi, Yaratılış delillerini, Allah’ın nimetlerini sürekli olarak sevinçle anması ve Allah’ın sanatını Allah'ın Yüce Şanını tesbih ederek durmaksızın zikretmesidir.

Müslümanlar Hata Yaptıklarında da Son Derece Tevekküllü Davranırlar

Salih müminler Allah’tan korkan, Allah’ı büyük bir aşkla, derin bir sevgiyle seven, Allah’ın inayeti altında olan müstesna insanlardır. Yalnızca Allah’tan korkar, yalnızca O’na güvenip dayanırlar. Hayatları boyunca dinin hükümlerini gözetir, Allah’ın beğendiği ahlakı sergiler, hiçbir şart ve ortamda bu ahlakın dışına çıkmazlar.

Allah’a ve Allah’ın yarattığı kadere büyük bir saygıyla boyun eğen müminler, Allah’ı çok sevdikleri için O’ndan gelen her şeyi kendileri için bir nimet ve hayır olduğunu bilirler, tüm yaşadıklarını sevinç ve neşeyle karşılarlar. Başlarına gelen hiçbir olay karşısında üzüntüye, paniğe, öfkeye kapılmaz, hiçbir zaman itidallerini kaybetmez, her zaman tutarlı ve itidalli tavırlar sergilerler. Hiçbir olay onları kontrolden çıkarmaz. Çok istedikleri bir şeye kavuşamadıklarında ya da çok emek verdikleri bir şeyde bekledikleri sonuca ulaşamadıklarında da itidallerini korur, üzülmez, karamsarlığa, ümitsizliğe kapılmazlar. Hastalandıklarında ya da maddi imkanlarını yitirdiklerinde de imanın neşesini yaşamaya devam ederler.

Kısacası hiçbir şey Müslümanın moralini bozmaz. Müslüman en olumsuz görünen bir olayda dahi büyük hayırlar olduğunu mutlaka bilir. Öyle ki, hata yaptığında da üzüntüye kapılmaz ve bunda kendisi bir hayır ve hikmet olduğu gerçeğini unutmaz. Hatayı yaptıranın da Allah olduğunun farkındadır ve Allah’ın bu hata ile kendisine bir şey öğretmeyi dilediğini bilir. Allah’ın kendisini cennetine almayı dilediğini umar ve ahlakını daha da mükemmelleştirmek için Allah’ın kendisini eğittiğini düşünür. Allah’ın kendisini denediğini anlar, tevekkül eder ve istemeden yaptığı hatanın da bir kader üzere gerçekleştiğini bilmenin rahatlığını ve huzurunu yaşar. Allah, müminlerin bu mütevekkil ruh hallerini Kuran’da şöyle bildirmektedir:

De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Elbette ki yapılan hata yanlıştır, ama esas itibariyle Müslüman için hata da bir hayırdır. Çünkü Müslüman yaptığı hatadan ibret alacak, tövbe ederek Allah’a yaklaşacak, kendi aczini görüp Allah’ın büyüklüğünü ve kudretini bir kez daha kavrayacaktır.

Bu, yalnızca müminlere has bir teslimiyet halidir. Müminler başlarına gelen zorluklar ya da yaptıkları hatalar karşısında hüzün, stres, panik, korku gibi duygulara kapılmazken, iman etmeyenler aynı rahatlığı asla yaşayamazlar. Örneğin onlar için hata yapmak büyük bir azap konusudur. Hata yapan insan diğer kişilerin gözünde küçük düşeceği korkusuna kapılarak ruhsal çöküntü içine girer. Gerçekten de Allah’tan korkan ve Allah’ın emrettiği güzel ahlakı yaşamayan insanlar arasında hataya asla yer yoktur. Hata yapan insan acımasızca eleştirilir, şevki kırılır ve hatasını düzeltmek için kendisine bir fırsat tanınmaz. Normal şartlarda başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğüne çok önem veren ve hata yapmamak için olağanüstü dikkat sarf eden bir insan olmasına rağmen hata yapan ve bu durum karşısında küçük düştüğüne inanan ve hatasından dolayı dışlanan kişinin bütün dengesini sarsılır ve uzun süre toparlanamaz.

Müminlerin arasında ise bu zalimane kuralların hiçbiri geçerli değildir. Hata yapan bir mümin, diğer müminlerin gözünde hiçbir şekilde küçük düşmez. Müminler her insanın aciz olduğunu, kendilerinin de hata yapabileceğini bilirler ve başkalarının yaptıkları hatalardan ibret alarak aynı hataya düşmemek için gayret gösterirler. Hata yapan kişi küçük düşürülmediği gibi, hata yapıp bundan dolayı pişmanlık duyan ve ahlakını düzeltmek için çaba harcayan kişiye sevgi ve saygı artar. Müminler, Allah'ın Rahman ve Rahim olduğunu, çok bağışlayan, çok merhamet eden, çok acıyan, çok koruyan olduğunu bilirler. Allah affedici olandır. Önemli olan müminin yaptığı hatadan ibret alması, bunu bir kader dersi olarak görmesi, tevbe etmesi ve bir daha aynı hatayı yapmamak için samimiyetle gayret etmesidir. Bir ayette Allah şöyle bildirmiştir:

Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide Suresi, 39)

Müslümanlar Her Şeyi Yalnızca Allah'tan İsterler

Allah, her şeyi yaratan ve Kendisi'nden başka güç sahibi bulunmayan tek İlahtır. Rabbimiz'in bu gerçeği haber verdiği pek çok Kuran ayetinden bazıları şöyledir:

Allah dedi ki: "İki İlah edinmeyin: O, ancak tek bir İlah'tır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun." Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur, itaat-kulluk da (din de) sürekli olarak O'nundur. Böyleyken Allah'tan başkasından mı korkup-sakınıyorsunuz? (Nahl Suresi, 51-52)

Allah; O'ndan başka İlah yoktur. En güzel isimler O'nundur. (Ta Ha Suresi, 8)

"Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Benden başka İlah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl." (Ta Ha Suresi, 14)

Allah’ın tek ilah olduğu gerçeğini kavrayan, tüm işleri yaptıranın, her olayı düzene koyanın Allah olduğunu bilen Müslümanlar O’na ait olan sıfatları başka bir varlığa atfetmez, tevhid inancından sapmaya ve dolayısıyla Allah’a ortak koşmaya yol açacak bir tavır ve düşünce içine girmezler. Onlar Allah’a ibadet eder ve yalnızca O’ndan yardım dilerler.

Yalnızca Allah’tan yardım istemek Müslümanların en önemli özelliklerinden biridir. İnsanların bir kısmı ise başka insanların kendilerine yardım edebileceğini, kendilerine bir hayırda bulunabileceğini, örneğin kendilerini iyileştirebileceklerini ya da kendilerine para ve imkan sağlayabileceklerini düşünerek onlardan medet umarlar. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Bütün yardım yalnızca Allah’tandır. Allah bir ayette tek yardımcının Kendisi olduğunu şöyle bildirmektedir:

(Yine) Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur. (Bakara Suresi, 107)

Hiç şüphe yok ki bütün gücün Allah’a ait olduğunu unutup insanlara müstakil güç ve irade isnat etmek Allah’ın Kuran’da yasakladığı bir davranıştır:

Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar? Oysa (bu şirk koştukları güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım etmeğe. (Araf Suresi, 191-192)

Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın… (Nisa Suresi, 36)

De ki: Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın… (Enam Suresi, 151)

Allah’a derin bir saygıyla ve imanla bağlı olan müminler yardımın ancak Allah’tan olduğu konusunda asla yanılgıya düşmezler. Dolayısıyla rızkı ancak Allah’ın verdiğini, maddi manevi bütün güç ve imkanı yalnızca Allah’ın yarattığını, canı verenin ve onu alacak olanın da yalnızca Allah olduğunu, hastalığın Allah’tan olduğu gibi, şifanın da ancak Allah’tan olduğunu çok iyi bilir, Allah’a ortak koşmadan, doğrudan Allah’tan yardım isterler. Kuran’ın ilk suresi olan Fatiha Suresi’nde Rabbimiz, Müslümanların yalnızca Allah’a ibadet ettiklerine ve yardımı yalnızca Allah’tan istediklerini şöyle bildirmektedir:

“Hamd Alemlerin Rabbinedir. Rahman ve Rahimdir. Din gününün malikidir. Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz…” (Fatiha Suresi, 1-4)

İlaç Allah dilerse kişiye etki eder

Allah’ın tek hakim olduğunu bilen bir insana düşen, yardım edenin, sıkıntıdan kurtaranın yalnızca Allah olduğunu, hastalandığında yalnızca O’nun şifa vereceğini unutmamak, şifaya vesile olacak liaçları kullanırken bu ilaçlara ya da doktorlara özel güç atfetmemek, şifayı doğrudan Allah’tan istemektir. Nitekim iyileştiren ne ilaç ne de doktor değildir. Elbette ki kişi ilaç alacak, doktora gidecek, ama ilacın da doktorun da yalnızca Allah’ın vesile olarak yarattığı varlıklar olduğunu unutmayacaktır.

Öte yandan şu da bir gerçektir ki, ilacı alan kişi mutlaka iyileşilecek diye bir kural yoktur. Nitekim kimi zaman kişi, sağlığına vesile olmasını umduğu bir ilacı alır, ama faydasını göremez. Kimi tedavi bir kişiye yarar sağlamazken, bir başkasına sağlar. Bu da, ilacın kendine has bir gücünün olmadığını, şifanın yalnızca Allah’tan olduğunu gösteren bir durumdur.

Bu gibi örnekler günlük hayatta karşılaşılan diğer pek çok olay için de geçerlidir. Örneğin kişi bazen aynı cümleyi okur, ama hiçbir şey anlayamaz. Bir başka sefer okuduğunda ise cümledeki anlamı kavrayabilir. O zaman da “daha önce nasıl anlayamadım” diye kendine şaşırır. Bunun tek açıklaması vardır; anlamayı sağlayan Allah’tır ve kişi ancak Allah dilediğinde bir şeyi anlayabilir.

Yemek yendiğinde doyma hissini yaratan da Allah’tır. Allah bu hissi yaratmasa, kişi ne kadar yese de doyduğunu hissetmez.

Yapılan sporun beden sağlığına vesile olmasını sağlayan da Allah’tır. Yoksa tek başına spor beden sağlığı için yeterli değildir. Yapılan spor eğer Allah, o sporu beden sağlığına vesile etmeyi takdir ederse fayda sağlar. Allah dilerse kişi yaptığı sporla bedenini sağlıklı ve zinde tutabilir.

Dinlenmeyi sağlayan, uykuyu dinlenmeye vesile kılan da Allah’tır. Kişi dinlenmek amacıyla yatsa da, hiçbir şekilde dinlenememiş olarak kalkabilir. Ancak Allah kişiye rahatlık vermeyi dilerse uykusunu vesile ederek ona rahatlık verir.

Ezberlenen bir şeyi hafızada tutmak da yalnızca Allah’ın izniyle mümkündür. Kişi ezberlediği şeyi ancak Allah’ın dilemesiyle hatırlayabilir. Yoksa ne kadar uğraşırsa uğraşsın unutur.

Güzel bir besteyi kişi kendi kendine besteleyemez. Bütün notaları yaratan, onları biraraya getiren ve kulağa hoş gelen nağmeleri oluşturan Allah’tır. Ancak Allah insana besteyi kendi yapıyormuş hissini verir.

Aynı şekilde, güzel bir yazıyı yazdıran da Allah’tır. Cümleleri akla getiren, kelimelerin biraraya gelip anlam ifade etmelerini sağlayan Allah’tır. Allah dilemese insan anlamlı tek bir cümle dahi yazamaz.

İşte Müslümanlar kendi nefislerinde ve etraflarında gördükleri her şeyi Allah’ın yarattığını bilen insanlardır. Hayatlarının her anında Allah’ın hakimiyetini, inayetini ve gücünü hissederler. Bu güzel sırrı bilmek ve kavramak Müslümanlar için hem çok kıymetli bir nimet hem de büyük bir manevi güçtür. Müslümanların her şeyin Allah’tan olduğunu bilen tavırlarına Allah'In Kuran’da haber verdiği bir örnek, Hz. İbrahim’in şu sözleridir:

"Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur;"

"Bana yediren ve içiren O'dur;"

"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur;"

"Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur,"

"Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur." (Şuara Suresi, 78-82)

10.7.09

Müminler Allah Yolunda Kendilerine İsabet Edebilecek Zorluklardan Kaçınmazlar

Allah’a iman eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına uygun yaşayan kişiler, tarih boyunca iman etmeyenler tarafından çeşitli baskılara uğratılmış ve yıldırılmaya çalışılmışlardır. Bu durumun temelinde müminlerin salih ve temiz ahlaklarının ve yaşantılarının, inkarcıların gayri meşru ve gayri ahlaki yaşantılarına ve menfaatlerine uymaması vardır. Her Müslüman, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmakla sorumludur. Dolayısıyla her mümin yaşadığı toplumu Allah’tan başkasına kulluk etmemeye ve samimi imana davet eder. Tabii ki bu durum şeytanın emellerine hizmet eden, kendi çıkarı peşinde koşan, haksızlık ve zulümle makam, mevki ve menfaat elde etmeyi alışkanlık haline getirmiş, gayrı ahlaki yaşantıyı, yalanı, iftirayı, illegal kazançları ve Allah'ın sınırlarını çiğnemeyi hayat şekli olarak benimsemiş bazı kimseleri rahatsız eder. Çünkü yalnızca Allah’tan korkup Allah’a kulluk eden bir mümin, asla dünyevi menfaatlerle veya baskı ile kontrol altına alınıp gayrı meşru işlere yönlendirilemez. Dolayısıyla Kuran ahlakının tam olarak yaşandığı bir toplumda, bu tür eğilimi olan insanlar illegal eylemlerine devam edemezler. Kuran ahlakını yaşayan temiz bir toplumda, yukarıda bahsi geçen kişiler sahtekarlık yapamaz, harama el uzatmaz, hırsızlık, bozgunculuk yapamaz hale gelirler ve bu da gayri ahlaki menfaatlerinin zarar görmesi demektir. İşte bu yüzden müminlerin Kuran ahlakını yaymaya ve insanların Allah korkularını kuvvetlendirmeye yönelik ilmi faaliyetleri, gayri meşru düzenleri ve sistemleri bozulan inkarcıları müthiş rahatsız eder.

Allah’a kalpten teslim olmuş bir Müslüman ise her ne tepki alırsa alsın, asla Allah’ın rızasını kazanma yönündeki şevkini kaybetmez. Allah, Kendi rızasını aramak için sabreden ve gayret gösteren mümin kullarının yanındadır ve mutlaka onlara yardım eder. Bu gerçeğe iman eden Müslümanlar, Allah yolunda kendilerine isabet edebilecek zorluklardan kaçınmazlar. Allah’a güvenen ve kader inancı güçlü bir mümin, inkarcılar tarafından uğratılabileceği baskılardan ve görebileceği muhtemel zarardan korkuya kapılmaz. Her olayı Allah’ın kaderinde hayır olarak yarattığını ve bunun imtihanının bir parçası olduğu gerçeğini aklından çıkarmaz. Bu bir Müslümanın, gönülden coşkuyla sevip bağlı olduğu Allah’ına sevgisini ve sadakatini gösterebilmesi için yaratılan bir imkandır. Bu yüzden tarih boyunca yaşamış tüm müminler, Allah yolunda kendilerine isabet eden zorluklardan dolayı asla yılgınlığa kapılmamışlar, tam aksine Allah’ın rızasını kazanmak için sabrettikleri tüm zorlukları birer sevinç vesilesi olarak karşılamışlardır. Kuşkusuz, zaman zaman müminlere karşı yapılan saldırılar, Allah’a gerektiği gibi iman etmeyen, tevekkülü ruhlarında yaşamayan, zayıf karakterli insanları yıldırıp korkutacak saldırılardır. Ancak aslında, salih müminlerin takva yönünden daha ileri geçebilmeleri için Allah tarafından yaratılmış hayırlı bir denemedir. Çünkü müminler, Allah’a olan tevekküllerinden dolayı inkarcıların tehditlerine karşı son derece kararlı, son derece güvenli bir tavır sergilerler. Allah müminlerin bu tavrını bir Kuran ayetinde şu şekilde haber verir:

Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir." (Al-i İmran Suresi, 173)

Bu yüzden, salih bir Müslümanın baskılardan ve muhtemel kayıplardan çekinerek Allah’ın rızasını kazanmak için gayret göstermek yerine, ilmi mücadeleden kaçınan ve sözde tehlikeden uzak bir yaşam seçmesi ona yakışmaz. Öncelikle mümin, herşeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu ve Allah’ın dilemesi dışında, başına gelecek hiçbir olayı engellemeye gücünün yetmeyeceğini bilir. Herşeyin ve herkesin tek sahibi olan Allah dilerse, bir Müslüman en tehlikeli gibi görünen bir olaydan hiç bir zarar görmeden kurtulur, fakat Allah eğer kaderde zahiren zarar gibi görünen bir olay yaşamasını dilemişse, evinde istirahat ederken de çok farklı bir olayla karşılaşabilir. Allah'ın takdir ettiği kadar dışında hiçbir şeyle karşılaşmayacağına iman edenler için, yalnız Allah'a sığınmak, O'na güvenip dayanmak ve Allah'ın takdir ettiği kadere gönülden teslim olmak büyük bri konfor ve üstünlüktür. Mümin Allah'ı dost edinmiş olmanın gücü ve kuvvetiyle yaşayan insandır. Allah bu ahlak özelliğini bir Kuran ayetinde şu şekilde bildirmektedir:

De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç bir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Baskılardan, zorluklardan, sıkıntılardan korunmak için ilmi mücadeleden kendilerini uzak tutan ve Allah’ın iradesi dışında (Allah’ı tenzih ederiz) kendilerini koruyabileceklerini sananlar büyük bir yanılgıdadırlar. Allah bazı Kuran ayetlerinde bu durumu şu şekilde bildirmektedir:

... De ki: "Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Al-i İmran Suresi, 154)

Ey iman edenler, inkar edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir (Al-i İmran Suresi, 156)

Şunu da unutmamak gerekir ki, dünyanın dört bir yanında zorluk ve sıkıntı içinde yaşayan Müslümanların, barışa, sevgiye, bolluğa özlem duyan insanların aydınlık ve güzel koşullara kavuşmalarını sağlamak her Müslümanın sorumluluğudur. Müslüman bir kardeşi zorluk içindeyken, imkan sahibi müminlerin, o kardeşlerini yalnız bırakması Kuran ahlakına aykırıdır. Allah bir ayette müminlerin bu konudaki sorumluluğunu şu şekilde belirtmektedir:


Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına cehd (gayret, mücadele) etmiyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)

Şu an içinde bulunduğumuz dünyayı düşünecek olursak, milyonlarca Müslüman inançlarından ötürü büyük zorluk ve baskı altında yaşamaktadır. Örneğin Doğu Türkistan halkı özellikle son elli yıldır büyük baskı altında bulunmaktadır. Nüfusun çoğunluğunu Uygur Türkleri'nin oluşturduğu Doğu Türkistan'da, Çin'in hiçbir bölgesinde yaşanmayan boyutlarda zorluklarla dolu bir hayat sürülmektedir. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi akılalmaz bir rakamdır. Filistin’deki Müslümanların yıllardır maruz kaldıkları zorluklar bütün dünyanın gözü önünde yaşanan bir gerçektir. Filistinli mazlum kadınlar, çocuklar, yaşlılar sürekli katlediliyor, Filistin halkı 50 yılı aşkın süredir mülteci kamplarında son derece zor koşullar altında yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyor, hemen her gün okulları, hastaneleri bombalanıyor, evleri yıkılıyor, zeytinlikleri yakılıyor. Çeşitli Msülüman ülkelerde baskıcı idareler nedeniyle Müslüman topluluklar haksız yere hapishanelere konuluyor, çeşitli işkencelere meruz kalıyor. Filipinler’de başa gelen hemen her yönetim etnik soykırım yapıyor ve Müslümanlar sürekli katlediliyor. Keşmir’de Müslümanlara uygulanan baskılar halihazırda devam ediyor. Üstelik tüm bu saydıklarımız, dünyada Müslümanların yaşadığı zulmün yalnızca küçük bir bölümü.

Allah’ın rızasını kazanmak isteyen ve Allah sevgisi kalbinde sağlam bir temele oturmuş hiçbir Müslüman bu olanlara karşı kayıtsız kalmamalıdır. Bütün bu zulmün dayanağı olan ateist-materyalist-Darwinist düşünceye karşı fikri mücadele etmek her müminin görevidir. Dolayısıyla, kendince sakin ve huzurlu bir yaşam sürmek için, ihtiyaç içinde olan masum Müslümanlara sırtını dönmesi kesinlikle bir Müslümana yakışmaz. Müslüman huzuru, ilmi mücadelenden kaçınmakta değil, Allah rızası için Allah yolunda gayret etmekte bulur.

Müslümanların bu hususta dikkat etmeleri gereken konulardan biri de, bazı imanı zayıf kimselerin olumsuz telkinlerine ve tavırlarına karşı şuur açıklığı içinde olmaktır. Bazı kimseler iman ettiklerini söyledikleri halde, kalben Allah’a inanmazlar veya kalplerinde iman yönünde bir hastalık vardır. Müminlerin arasında yaşadıkları halde gerçekte iman etmemiş olan bu kimseler, hayatlarıyla Allah’a imanlarını tasdik edecek bir tavır ortaya koymazlar. Kalplerindeki iman zaafiyeti nedeniyle Allah'ın rızasını kazanmak ve Kuran ahlakının gereklerini yerine getirme konusunda şevksizdirler. Bu durumun en önemli göstergesi de Allah yolunda mücadele için hiçbir azimlerinin olmaması, ağır davranmalarıdır. Ancak samimi müminler, bu tavırlardan etkilenmezler. Çünkü onlar Allah'ın, "Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın vaadi haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler." (Rum Suresi, 60) ayetiyle bildirdiği gibi, çevrelerindeki bazı insanların bu şevksizliklerinin aslında kesin bilgiyle inanmıyor olmalarından kaynaklandığının farkındadırlar. Bu nedenle de şevklerini kaybetmedikleri gibi, aksine bu kişilerin din ahlakına sahip çıkmadıklarını, Kuran ahlakının yayılması için hiçbir çaba harcamadıklarını gördükçe mücadele azimleri artar. Hem onlara örnek olup Kuran ahlakını hatırlatmak hem de kendileri doğru olanı en güzel şekilde yaşamak için daha da şevklenirler.

Stres ve Sıkıntı Kalbe Olumsuz Etki Eder

Allah, “öğüt ve hatırlatma” olarak indirdiği Kuran’la insanlara, kendileri için “seçip beğendiği” (Maide Suresi, 3) dini bildirmekte, ayetlerle onlara kurtuluş yolunu göstermektedir.

İnsanlar ancak Allah’ın kendileri için en uygun yaşam şekli olarak belirlediği hayatı yaşayarak ve Allah’ın emir ve tavsiyelerine uyarak dünya hayatında mutlu ve huzurlu olabilirler. Nitekim Müslümanlar iman ettikleri ve Allah’ın emir ve tavsiyeleri doğrultusunda yaşadıkları için bütün hayatlarını huzur ve rahatlık içinde geçirirler. İman etmeyen ve Kuran ahlakından yüz çeviren insanlar ise hiçbir zaman gerçek anlamda mutlu olamazlar. Zira bir insanın mutlu olabilmesi için öncelikle vicdanen rahat olması, sıkıntı içinde yaşamasına sebep olacak bir durum içinde bulunmaması gerekir. Vicdanın rahat olması da yalnızca iman etmek ve Allah’ın emrettiği ahlakı yaşamakla mümkündür.

Allah insanın kalp rahatlığını ve gerçek huzuru yalnızca Allah'a imanla elde edebileceğini bir ayetinde şöyle bildirmektedir:

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)

Ayetten de anlaşıldığı gibi, Allah’ı anmayan inkarcıların kalpleri hiçbir şekilde tatmin bulmaz ve ne yaparlarsa yapsınlar gerçek huzur ve mutluluğu yakalayamazlar. Aksine tüm hayatlarını stres, sıkıntı, üzüntü ve kaygı içinde geçirirler.

Kaygı, stres ve sıkıntı kalp krizi riskini arttırır

İman etmeyenlerin kendi aralarında yaşadıkları öfke, korku, güvensizlik, umutsuzluk, endişe dolu stresli ve sıkıntılı hayat kalplerini ve aynı zamanda tüm bedenlerini çok yorar, vücutlarındaki denge bozulur ve bedenlerinde oluşan gerilim karşısında vücutları tepki göstererek alarma geçer. İşte bu durumun yol açtığı en önemli hastalıklardan biri de kalp krizidir.

Her şeyi kendine dert edinen, her olayda üzüntüye ve öfkeye kapılacak bir yön bulan, tüm hayatlarını endişe ve karamsarlık içinde yaşayan insanlar kalp krizi geçirme riskiyle birinci dereceden karşı karşıyadırlar. Bilimsel bulgular stres, endişe, öfke gibi duyguların kalp krizinde çok önemli rol oynadığını ortaya koymakta, dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan kalp damar hastalıklarına yol açan önemli unsurlardan birinin stres ve sıkıntılar olduğunu kaydetmektedir. Uzmanlar endişeli, telaşlı, sinirli, öfkeli, agresif, rekabetçi insanların kalp krizi oranlarının, bu davranışları daha az gösteren insanlardan daha fazla olduğunu belirtmekte, stres derecesi ne kadar yüksek ise kandaki akyuvarların tepkisinin o kadar zayıfladığını ifade etmektedirler.

Müslümanlar Allah’a güvenip dayanırlar ve hiçbir olay karşısında sıkıntıya kapılmazlar

İman edenler Allah’a tevekkül ettikleri ve hiçbir olay karşısında paniğe, üzüntüye, ümitsizliğe kapılmadıkları için bedenen de sağlıklı ve zinde kalırlar. Allah'a güvenip dayanmalarının, başlarına gelen her şeyi Allah’tan bir hayır olarak değerlendirmelerinin etkisi genel beden sağlıklarına da olumlu olarak yansır. Onların da hastalıkları olur, onlar da yaşlanırlar, ama hastalıkları ya da yaşlanmaları stres ve sıkıntıların yol açtığı manevi çöküntüden kaynaklanmaz.

Müslümanların başlarına gelene güzel gözle bakmaları ve hiçbir şeyden paniğe ve karamsarlığa kapılmamaları Allah’a olan sevgilerinin ve bağlılıklarının bir göstergesidir. Onlar Allah’ın yarattığı her şeyde kendileri için bir güzellik olduğunu bilir, her işlerinde Allah’ı dost ve vekil edinir, O’na sığınırlar. Nitekim Allah tüm insanlığa göndermiş olduğu Kuran’da vekil olarak Kendisinin yeteceğini, her şeyin Kendi kontrolünde olduğunu bildirmiş, insanlara kadere teslim olmayı ve tevekküllü davranmayı öğüt vererek kaygıdan, endişeden, paniğe, sıkıntıya kapılmaktan onları men etmiştir. Bu konuda Kuran’da çok fazla ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter. (Ahzab Suresi, 3)

De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Allah bir ayetinde de Peygamberimiz (sav)'e sıkıntıya düşmemesi için tavsiyede bulunmaktadır:

Bir Kitap'tır ki onunla uyarman için ve mü'minlere bir öğüt olmak üzere sana indirildi. Öyleyse bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. (Araf Suresi, 2)

Bir başka ayetinde de Allah Peygamberimiz (sav)'e, onun yalnızca Kuran ahlakını tebliğden sorumlu olduğunu ve hidayeti verecek olanın ancak Kendisi olduğunu hatırlatmakta, bu nedenle insanlar hiyadet bulmadığında kendisini üzmemesini ona tavsiye etmektedir:

Onlar mü'min olmayacaklar diye neredeyse kendini kahredeceksin (öyle mi?) (Şuara Suresi, 3)

Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir. (Kasas Suresi, 56)

Allah insanları her şart ve olayda tevekküllü olmaya, her şeye hayır gözüyle bakmaya, gerçekleşen her şeyin Allah’tan olduğunu bilerek yaşamaya çağırmakta, kalpte sıkıntı duymaktan, üzülmekten, gereksiz yere endişeye kapılmaktan onları men etmektedir.

Stres ve sıkıntı pek çok hastalığa yol açmaktadır

Her şeyde strese ve karamsarlığa kapılan insanlar bu davranışlarıyla kendilerini maddi ve manevi zarara uğratırlar. Kalp rahatsızlıklarının yanı sıra strese bağlı olarak ortaya çıkan rahatsızlıkların başlıcaları; tansiyon hastalıkları, migren, bazı kemik hastalıkları, böbrek dengesizliği, solunum bozuklukları, alerjiler, beyinde büyüme meydana gelmesi gibi sorunlardır. Uzmanlar stresin yıkıcı etkilerinden korunmak için sakin ve dengeli bir yapıya, rahat, huzurlu, güvenli ve kaygıdan uzak bir ruh haline sahip olunması gerektiğini ifade etmektedirler. Huzurlu, dengeli ve rahat bir psikoloji ise, ancak Allah’a ve Allah’ın şiarlarına olan gönülden bağlılıkla ve Kuran ahlakının eksiksiz yaşanmasıyla mümkündür.

Tüm Canlıları ve Eşya Alemini Yaratan Allah’tır

Evrendeki her nokta Allah’ın yarattığı sayısız güzellikle doludur. Etrafımıza göz gezdirdiğimizde karşılaştığımız her şey; yemyeşil yapraklarla süslü dalları göğe yükselen ağaçlar, rengarenk çiçekler, sevimlilikleriyle insanın şefkat ve merhamet hislerini coşturan kediler, köpekler, tavşanlar, sincaplar, civcivler, papağanlar, heybetleriyle kendilerine hayran bırakan kaplanlar, aslanlar, atlar, tatları, koku ve estetik görünümleriyle insanı cezbeden meyveler, sebzeler, yiyecek ve içecekler, masmavi gökyüzünü saran bulutlar, Ay, Güneş, karanlıkta ışıl ışıl parlayan yıldızlar, ihtişamla yükselen dağlar, yeryüzününün büyük çoğunluğunu kaplayan denizler, okyanuslar ve saymakla bitirilemeyecek daha pek çok güzellik… Her biri Allah’ın muhteşem sanatının eşsiz örneklerindendir.

Denizin üzerinde sakin bir şekilde seyreden tonlarca ağırlıktaki gemiler, havada süzülerek giden uçaklar, evlerimizdeki elektronik aletler ve her türlü teknolojik araç, televizyonlar, müzik setleri, bilgisayarlar, işlerimizi kolaylaştıran makineler, içinde ikamet ettiğimiz evler, apartmanlar, binalar, otoyollar, arabalar… Bunların da hepsi Allah’ın sonsuz aklı ve sanatı ile yarattığı ve insanların hizmetine verdiği nimetlerdir.

Ne var ki insanların bir kısmı canlıları ve doğadaki unsurları Allah’ın yarattığını kabul ederken, insan eliyle üretilen şeylerin; örneğin köprülerin, gökdelenlerin, sürat motorlarının, kıyafetlerin, kısaca eşya aleminin de Allah tarafından yaratıldığını kavrayamaz ve bunları insanların - Allah’ı tenzih ederiz - müstakil güçleriyle yaptıklarını zannederler. Oysa
hiçbir varlığın kendine has müstakil gücü yoktur. Şehirler, medeniyetler kuran, uçakları tasarlayan, gemileri, tankerleri inşa eden insanlar da Allah’ın yarattığı aciz birer varlıktırlar ve Allah dilediği için hareket edebilmekte, Allah dilediği için düşünüp akledebilmekte ve ortaya bir ürün çıkarabilmektedirler. Allah dilemese onlar da dileyemez ve hiçbir şeye güç yetiremezler. Allah bir Kuran ayetinde bu konuyla ilgili şöyle buyurmaktadır:

Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (İnsan Suresi, 30)


Konuyla ilgili bir başka Kuran ayeti ise şöyledir:

… Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca ona "Ol" der, o da hemen oluverir. (Al-i İmran Suresi, 47)


Allah insanların ısınmaları için
kaloriferileri, sıcak su temin etmeleri için kombileri, şofbenleri, gidecekleri yere kolay gidebilmeleri için yolları, arabaları, trenleri, deniz taşıtlarını,yemek ihtiyaçlarını gidermek için çeşit çeşit yiyecekleri ve bu yiyeceklerin pişirildiği fırınları, ocakları, tencereleri, tavaları yaratmakta, kısacası insanların emrine verdiği eşyalar vesilesiyle onların bu dünya hayatında rahat yaşamalarını sağlamaktadır. Aynı şekilde, soğuktan koruyan kalın giysileri, yaz güneşinden koruyan yazlık ince giysileri yaratan ve insanların rahat etmeleri için çeşit çeşit giyim eşyasını onların hizmetine veren de Allah’tır. Bu giysiler insanları hem soğuk ya da sıcaktan koruduğu gibi, aynı zamanda onlara bir de süs kazandırmaktadır. Allah giyim eşyalarını Kendisinin yarattığını bir ayetinde şöyle belirtmektedir:

Ey Ademoğulları, Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik (var ettik)... (Araf Suresi, 26)


Bir başka ayette Allah insanlar için giyimlikler var ettiğini şöyle belirtmektedir:

… Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşınızda (zorluklara karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte O, üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki teslim olursunuz. (Nahl Suresi, 81)


Yeryüzündeki bütün kumaşları ve yünleri var eden, ipliği ve yünü eğirmeyi ve dokumayı, kumaşı üretmeyi ve işlemeyi insana öğreten ve bunlara dair tüm teknikleri yaratan Allah’tır.
Renkleriyle göz kamaştıran ipek, saten, atlas ve daha pek çok göz alıcı kumaş türü ve bu kumaşlarla yapılmış giysiler insanların çok hoşuna gitmektedir. Bu kumaşlar ve giysilerin yanı sıra dünya hayatında varolan tüm eşya, aynı zamanda, insanın cennet hakkında fikir sahibi olabilmesi için Allah’ın özel olarak yarattığı güzelliklerdir. Allah cennette, dünyada gördüğümüz tüm bu güzelliklerin kat kat güzelini yaratacaktır. Nitekim cennet, dünyayla kıyas bile yapılamayacak mükemmellikte ve sonsuz güzellikte bir yerdir. Allah cenneti ve cennetteki eşsiz nimetleri bu dünya hayatında iman edip salih amellerde bulunanlara nasip edecektir.

Gördüğümüz her şey beynimizde bir algı olarak yaratılmaktadır

Görme işleminin nasıl gerçekleştiğini okul yıllarında öğrendiğimiz bilgiyi tekrar ederek hatırlayabiliriz: Gördüğümüz şeyden gelen ışık gözün ön kısmındaki mercekten geçerek retinaya düşer ve buradaki sinir uçları tarafından elektriksel akıma dönüştürülerek beyindeki görme merkezine iletilir. Beyin bu sinyalleri anlamlı hale getirir ve görüntü olarak algılar. Diğer bir deyişle insan gördüğü şeylerin asıllarıyla asla muhatap olamaz; onların yalnızca kopya görüntülerini beyninde algılayabilir. Bu, bilimin gösterdiği büyük bir gerçektir.

Örneğin biz bir eşyaya, örneğin evimizdeki buzdolabına baktığımızda onu ancak beynimizin arka tarafındaki küçücük bir bölgede görürüz. Işık gözümüzdeki retinaya geldiğinde, retinada buzdolabını ters ve iki boyutlu görüntüleri oluşmakta, ardından bu görüntü, elektrik akımına dönüşerek beynimizin arkasındaki görme merkezine ulaşmaktadır. Bunun üzerine biz de buzdolabının düz, üç boyutlu ve kusursuz görüntüsünü beynimizdeki bu görme merkezinde görürüz. Diğer bir anlatımla biz buzdolabının aslıyla değil, onun sadece kopyasıyla muhatap oluruz.

Buna göre insanın günlük hayatında karşılaştığı her şey; sokaklar, caddeler, caddelerde yürüyen insanlar, etrafta koşuşturan çocuklar, artlarında beyaz bir iz bırakarak uçan jetler, dükkanlar, süpermarketler, mağazalar, dev alışveriş merkezleri, villalar, iş yerindeki çalışma arkadaşları, ailesi, arkadaşları, evi, evindeki tüm eşyalar, gardırobundaki tüm giysiler, kısacası doğduğu andan öleceği ana kadar
“görüyorum” dediği şeylerin yalnızca kopya görüntüleriyle muhatap olmaktadır. Bu açık gerçeği biraz düşünen insan, Allah’ın yaratma sanatının inceliklerine de daha iyi vakıf olmaya başlar. Allah evrendeki harikalıkları büyük bir akıl ve sanat ile yaratmakta, ancak bütün bu güzellikleri bizlere yalnızca beynimizdeki küçücük bir noktanın içerisinde göstermektedir. Bu da, Allah’ın en büyük mucizelerinden ve muhteşem sanatının en açık göstergelerinden biridir.

Bu büyük ve kesin gerçek doğrultusuda, eşya aleminin kaynağının
“insanlar” olmadığı da çok daha kolay kavranabilir. Nitekim eşya da, eşyanın üretilmesine vesile olan insanlar da Allah’ın beynimize birer algı olarak hissettirdiği kopya görüntülerden başkası değildir. Eşya dışarıda vardır ama biz asla dışardaki eşya ile muhatap olmayız, bizim muhatap olduğumuz sadece beynimizdeki kopyalarıdır. Eşya alemini ya da canlılığı; içlerindeki bütün detaylarla birlikte, tamamını aynı yerde; beynimizde yaratan ise Yüce Allah’tır.

Sonsuz Kayba Sürükleyen Bir Yanılgı 'İleride Yaparım Mantığı'

“Hele bir elli yaşıma geleyim namaza başlayacağım” ya da “Belli bir yaşa geleyim ibadetlerimi yaparım ama şu an gencim, hayat tarzım buna el vermiyor” benzeri sözleri hepimiz etrafımızdan duymuşuzdur. Bu sözlerin ardındaki yanlış mantıklar nelerdir? Insanlar hayatlarının asıl önemli konularını, neden ertelerler? Bu kişiler masum bir bahane olarak gördükleri“İleride yaparım”mantığının, onları sürükleyeceği sonsuz azabın farkında mıdırlar?

Vicdan insanı daima doğru olana yöneltip iletir. Ancak bazı insanlar doğru olanı uygulayarak aklen ve ruhen rahat bir hayat sürmek yerine, vicdanlarını örterek zor olanı seçerler. Bu insanlar "şeytanın adımlarını izlerken" doğru yolda olduklarını iddia eder, din ahlakına uygun olmayan davranışları için birtakım mazeretler öne sürerler. İnsanların vicdanlarına uymamak için kullandıkları söz konusu mazeretlerden biri de kendi kendilerine aldıkları “İleride yaparım” kararıdır.

İnsanlar Neleri İleride Yapacaklarını Söylerler?

İbadetleri İleride Yapacaklarını Söylerler

Din ahlakını gereği gibi kavrayamamış bazı insanlar, Allah'a ve Kuran'a inandıklarını, ancak ibadetleri ileri yaşlarında yerine getireceklerini söylerler. Hacca gitmek, namaz kılmak gibi ibadetler çoğu kişi tarafından yaşlılık dönemine ertelenir.

Bu yanılgı içerisindeki insanlar, doğruyu aslında bilmektedirler ve vicdanlarının emrettiklerine uyduklarında tüm yaşantılarını buna göre düzenlemeleri gerekeceğinin de farkındadırlar. Örneğin samimi bir şevkle namaz kılmaya başladıkları zaman, Allah'ın bir vaadi olarak, hangi davranışın din ahlakına daha uygun olduğunu vicdanları daha net bir şekilde söylemeye başlayacaktır. Nitekim bir ayette, namazın insanları doğruya yönelttiği şöyle bildirilmektedir:

“Sana kitaptan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar(fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut Suresi, 45)

Birçok insan bu gerçeği bilir ancak ibadetlerin getirdiği vicdani sorumluluklardan bir mazeret bularak kurtulmaya çalışır. Allah'ın kesin olarak emrettiği bu hükümleri inkar edemez, ama ileride hepsini yapacağına dair kendisine ve çevresine vaatlerde bulunur.


Kuran Ahlakına Uygun Tavırları İleride Yapacaklarını Söylerler

Erteleme sadece ibadetler için geçerli değildir. Günlük yaşantıda karşılaşılan bazı olaylarda da vicdanın yönelttiği doğruları uygulamak ertelenir. Bazı insanlarda"Şimdilik böyle yapayım, bir dahaki sefere düzeltirim" mantığı vardır. Bu mantıkla yapılan ertelemelere verilebilecek bazı örnekler şunlardır:

Boş vakit geçirmenin doğru bir davranış olmadığını bilen bir kişinin kendisine hiçbir yarar sağlamayacağını bildiği bir televizyon programını, ”Bugün de izleyeyim bir daha izlemem” deyip saatlerce izleyerek zamanını Allah'ın razı olacağı şekilde değerlendirmeyi ertelemesi.

Dedikodunun Yüce Allah'ın Kuran'da yasakladığı yanlış bir tavır olduğunu bilmesine rağmen kişinin bunu önemsemeyip dedikodu yapması ve bu davranışını başka bir zaman terk edeceğini söyleyerek ertelemesi.

Temizliğin çok önemli bir ibadet olduğunu bilen bir kişinin, ”Bugün de böyle idare edeyim daha sonra detaylı bir temizlik yaparım” diyerek temizliği ertelemesi.

Yaptığı bir ticarette daha çok kar elde etmek amacıyla karşı tarafın hakkını yiyen bir kişinin, ”Bu seferlik böyle olsun, bir sonraki işte adil olacağım” demesi ve tek amacı o an için en fazla parayı kazanabilmek olduğundan Allah'ın bir emri olan ticarette dürüst ve adil davranmayı şuursuzca ertelemesi.

Karşısındakine sinirlenip son derece kırıcı sözler sarf eden hatta fiziksel zararlar veren bir kişinin, ”Bu sefer de kendimi tutamadım ama bir dahaki sefer sinirlenmeyeceğim” diyerek öfkesini yenmeyi ertelemesi.

Kuşkusuz bu örnekler çoğaltılabilir. Hepsinin ortak noktasıysa vicdanen doğru olduğu bilinen güzel bir davranışın daha ileride yapılacağı bahanesiyle ertelenmiş olmasıdır. Oysa Yüce Rabbimiz Kuran ayetlerinde insanın ertelediklerinin de hesap gününde karşısına çıkacağını şöyle bildirir:

“O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)' yalnızca Rabbinin Katıdır. İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir.” (Kıyamet Suresi, 12-13)

"İleride Yaparım" Mantığına Sebep Olan Çarpık Anlayışlar

Dünyadaki Zevklerden Mahrum Kalınacağı Kaygısı: Bazı insanların özellikle ibadetleri yerine getirmeyi daha ileri bir zamana ertelemelerinin temel sebebi, bu kişilerin din ahlakına göre yaşamaya başladıkları takdirde tüm dünyevi zevklerden mahrum kalacaklarını zannetmeleridir. Şüphesiz bu, insanların Kuran ahlakını yaşamalarını engellemeyi amaç edinen şeytanın bir aldatmacasıdır. Allah Kuran'ın birçok ayetinde nimetlerini müminlere hem dünyada hem de ahirette sunduğunu bildirmektedir:

“... İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada ver" der; onun ahirette nasibi yoktur. Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" der. İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir.” (Bakara Suresi, 200-202)

Ayrıca bir insanın bir nimetten gerçek anlamda zevk alabilmesi için o kişinin ruhen huzurlu olması gerekir. Vicdani bir rahatsızlık içinde olan kişi, her türlü nimet içinde bulunsa da hiçbir şeyden zevk alamaz. Bu nedenle dünya hayatını kendilerince doyasıya yaşayabilmek için vicdanlarına uymayanlar veya vicdanlarının emrettiklerini yapmayı erteleyenler, büyük bir hataya düşmektedirler.

Ölümün Her An Gelebileceğinin Göz Ardı Edilmesi: Ertelemek ancak ahireti ve ölümü düşünmeyen, Allah'ın vaadi olan bu iki apaçık gerçeği kendilerine yakın görmeyen insanlara mahsus bir tavırdır. Herşeyden önce insan ne zaman, nerede ve ne şekilde öleceğini bilmemektedir. Örneğin şu an bu yazıyı okuyan kişi kendisini güvencede hissediyor olabilir. Ancak ansızın meydana gelebilecek bir olay veya bu yazıyı okuduktan yarım saat sonra bineceği arabanın kaza geçirmesi, merdivenlerden inerken ayağının takılıp düşmesi kolaylıkla bu kişinin ölümüne neden olabilir. Oysa Allah kesin olarak bildirmektedir ki, ölüm meleğini karşısında gören her insan ertelediği şeylerden dolayı büyük bir pişmanlık duyacaktır ve "Keşke hepsini yapsaydım" diyecektir. Bu tarifi mümkün olmayan ve asla dönüşü de bulunmayan pişmanlık, Kuran'da şu şekilde haber verilmiştir:

“O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım," "Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim." "Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kuran'dan) saptırmış oldu..."” (Furkan Suresi, 27-29)

Asıl Cezanın Ahirette Verilecek Olması: Allah'ın vereceği asıl cezanın bu dünyada değil, ahirette verilecek olması da birçok insanı yanıltan durumlardan biridir. Eğer Allah yapılan her vicdansızlığın karşılığını o an verseydi, insanlar bir kez karşılık aldıktan sonra bir daha vicdansızlık yapamazlardı. Dolayısıyla, Allah'ın yapılan vicdansızlıklara hemen karşılık vermemesi insanları aldatmamalıdır, çünkü her birinin karşılığı ahirette eksiksiz olarak verilecektir. Allah bu yanlış mantıkta olanları bir ayette şöyle haber vermektedir:

“… Ve kendi kendilerine: "Söylediklerimiz dolayısıyla Allah bize azap etse ya." derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Artık o, ne kötü bir gidiş yeridir.” (Mücadele Suresi, 8)

“Ertelemek ancak inkarda artıştır...” (Tevbe Suresi, 37)

Bazı insanlar ahireti düşünmedikleri için dünyada türlü bahanelerle, yalanlarla vicdanlarını rahatlatmaya çalışabilirler. Bu onlara geçici bir rahatlık sağlayabilir ve vicdanlarının emrettiği gerçeklerden kısa süre de olsa kaçmalarına neden olabilir. Ancak vicdanlarını mazeretlerle susturanların sonu, bir ayette şöyle haber verilir:

“Zalimlere kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı gün; lanet de onlarındır, yurdun en kötüsü de.” (Mümin Suresi, 52)

İnsanın yapması gereken, Allah'ın kendisine lütfettiği her günü, O'nun rızasını kazanmak için Kuran'da bildirilen ahlaka en iyi şekilde yaşamaya çalışmak ve ”İleride yaparım mantığı”nın kendisini sürükleyeceği sonsuz azabı iyice düşünerek bu tavırdan titizlikle kaçınmaktır.

İnsan gayret edip irade göstererek Allah’ın izniyle cenneti kazanabilecekken, tembellikler ve ertelemeler yüzünden dünyasını da sonsuz ahiret hayatını da kaybedebileceğini unutmamalıdır. Hayır getirecek bir işin ertelenmesi kişiye umulmadık kayıplar getirilebilir. Ertelemekten vazgeçen kişi ise sürekli olarak ilerler. Çok kısa sürede olgunlaşmış ve imanında derinlik elde etmiş olduğunu görür.

Ertelemeden, zamanında yapılan bir ibadet, geciktirmeden yerine getirilen bir güzel ahlak özelliği, Müslüman için kazançtır. Ayrıca müminin Yüce Rabbimiz’e olan teslimiyetini, sevgisini, inancını, imanını göstermesi için birer vesiledir.

Ünlü İslam alimi İmam Gazali de bir sözünde insanın ilerisi için yaptığı planları uygulamaya belki de hiç fırsatı olamayacağına ve ölümün yakınlığına şöyle değinir:

”Nice nefes alanlar vardır, aldıkları son nefesi geri vermeden ansızın ölüm onları yakalamıştır. Öyleyse gerçekte senin sahip olduğun sadece bir nefesten ibarettir; ne bir gün ve ne de bir saat! Bir nefesi bile geçirmeden Allah'a itaate ve tevbeye yönel. Belki de ikinci bir nefese erişemeden ölüm seni yakalar! İmam Gazali, Cennete Doğru, (Yedi Geçit), Minhacü'l-Abidin, sf. 118)

Hz. Süleyman' ın Görkemli Hakimiyeti ve Güçlü Ordusu

Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı. (Neml Suresi, 17)

Hz. Süleyman, eşi ve benzeri görülmemiş, çok güçlü bir orduya sahiptir. Bu ordu, cinlerden, kuşlardan ve insanlardan oluşmaktadır ve çok güçlü bir istihbarat ağıyla desteklenmektedir.

Ayette Hz. Süleyman'ın tek bir ordusunun değil, ordularının olduğundan bahsedilmektedir. Bu çoğul kelime onun ordusunun gücünün ve sayıca üstünlüğünün de bir ifadesidir.

Hz. Süleyman'ın ordusunun en dikkat çekici yönlerinden biri ise disiplinidir. Cinler, kuşlar ve insanlar gibi üç farklı topluluk aynı ordu içinde, büyük bir uyumla görev almakta, ordudaki düzende en ufak bir aksaklık yaşanmamaktadır.

Ordusunun cinler ve şeytanlarla desteklenmesi, Hz. Süleyman'a pek çok açıdan üstünlük sağlamıştır. Bu varlıklar insanların yapamadıkları pek çok şeyi kolaylıkla yapabilirler.
"... Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir..." (Araf Suresi, 27) ayetiyle bildirildiği gibi, kendilerini göstermeden insanları görebilirler. Bu özellik, cinlere istihbarat konusunda çok büyük kolaylıklar sağlamaktadır.

Böylece rüzgarı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi. Şeytanları da; her bina ustasını ve dalgıç olanı. Ve (kötülük yapmamaları için) sağlam kementlerle birbirine bağlanmış diğerlerini. (Sad Suresi, 36-38)


Ayette geçen
"sağlam kementlerle birbirine bağlanmış" ifadesi, Hz. Süleyman'ın, hizmetine verilmiş olan cin ve şeytanlar üzerinde çok büyük bir hakimiyeti olduğuna işaret etmektedir.

Bu bilgiler, Hz. Süleyman'ın hakimiyetinin sadece dindar ve teslim olmuş cinleri değil, inkarcıları da kapsadığını ortaya koymaktadır. Bu ayetten Hz. Süleyman'ın şeytanları, şeytanın etkisi altındaki insanları ve dinsiz kimseleri zararsız hale getirdiği anlaşılmaktadır. Dahası onları İslam'a faydalı hale getirmiş, onlara çeşitli görevler vermiştir.

Allah bu ayette, İslam ahlakının yaşandığı bir ortamda şeytani mizaca sahip olan kötü niyetli insanların topluma zarar vermelerinin engellenmesi gerektiğine işaret ediyor olabilir. Bu kimseleri Allah yolundaki bir hizmette görevlendirmek ise hem olası zararları engelleyecek, hem de İslam adına bir fayda oluşmasına vesile olacaktır.

İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir.
(Enam Suresi, 82)

Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim. (Enam Suresi, 79)

Bu ayetle insanlara zulmeden, kötülük yapan, yeryüzünde fitne çıkaran şeytan karakterli kişilerin çok sıkı bir kontrol sistemi ile denetlenmeleri gerektiğine işaret ediliyor olabilir. Bu kişilerin halkın arasına karışarak insanlara zarar vermeleri engellenmelidir.

Allah bu ayetiyle ahir zamanda suçluların cezalandırılmasında uygulanacak olan yöntemlere dikkat çekmiş olabilir. O dönemde suçluların topluma zarar vermeleri engellenecek, ancak bu kişiler, çeşitli hizmetlerde çalıştırılarak insanlara faydalı hale getirilecek olabilirler.

Ayette bildirilen
"sağlam kementler" ifadesiyle, Allah, ahir zamanda kullanılan elektronik pranga benzeri bir güvenlik sistemine dikkat çekiyor olabilir. Bu şekilde söz konusu kişilerin kaçmaları, hem kendilerine hem de çevrelerindeki insanlara zarar vermeleri engellenecektir.

Kuşları denetledikten sonra dedi ki: "Hüdhüd'ü neden göremiyorum, yoksa kaybolanlardan mı oldu? Onu gerçekten şiddetli bir azabla azablandıracağım, ya da onu boğazlayacağım veya o, Bana apaçık olan bir delil getirmelidir." (Neml Suresi, 20-21)


Bu ayetler göstermektedir ki, Hz. Süleyman, ordusunu düzenli olarak teftiş ediyor, bir aksaklık olduğunda bunu hemen fark ediyor ve gereken önlemleri alıyordu. Disiplini bozacak hareketlerde bulunulmasına kesinlikle izin vermiyordu. İzinsiz ve habersiz olarak ortadan kaybolmanın çok önemli bir hata olduğu Hz. Süleyman'ın yukarıdaki sözlerinden anlaşılmaktadır.

Şeytan İnsanlara Ümitsizlik Aşılamak İster

Şeytan kendini dost edinen insanlara her zaman kendine güvensizliği, gelecekten yana ümitsiz olmayı, olaylara hep karamsar açıdan bakmayı telkin eder. İnsanların iman etmelerini, Allah'a karşı itaatli olmalarını, kadere teslim olmuş, tevekküllü, ümit ve şevk dolu bir şekilde yaşamalarını istemez. Çünkü bu sayılanların hepsi hem Allah'ın beğendiği ve O'na yakınlaştıran hem de din ahlakının yaşanması için zorunlu olan özelliklerdir. Şeytan ise insanların Allah'a yakınlaşmalarını, Allah'ın dinini şevkli ve kararlı bir biçimde yaşamalarını istemez. Bu yüzden kişiyi ümitsizlik telkiniyle yılgınlığa, şevksizliğe, karamsarlığa, çaresizliğe ve bıkkınlığa sürüklemeye çalışır.

Şeytanın mümine yaptırmak isteyip de yaptıramadığı şeylerden biri de olumsuz gibi görünen şartlarda ümitsizliğe düşürmektir. Şeytan yalnızca samimi müminlere güç yetiremez, onları kendi yanına çekemez. Çünkü müminler imanlarından dolayı her zaman Allah'ın emir ve tavsiyelerine uyarlar. Ümitvar olmak Allah'ın Kuran'da bildirdiği kesin bir emirdir. Bu nedenle iman edenlerin bu konuda da farklı bir tutum göstermeleri söz konusu olamaz. Zira Allah ayetinde müminlere, "... Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez" (Yusuf Suresi, 87) buyurmaktadır. Bu yüzden müminler böyle bir ruh haline girmekten şiddetle kaçınırlar.

Aynı şekilde, diğer Kuran ayetlerinde de umutsuzluğa kapılmak kınanmakta ve inkar edenlerin olumsuz bir özelliği olarak anlatılmaktadır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz; fakat ona bir şer dokundu mu, artık o, ye'se düşen bir umutsuzdur. Oysa ona dokunan bir zarardan sonra tarafımızdan bir rahmet taddırsak, mutlaka: "Bu benim (hakkım)dır. Ve ben kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum; eğer Rabbime döndürülsem bile, muhakkak O'nun Katında benim için daha güzel olanı vardır." der. Ama andolsun Biz, o kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve andolsun onlara, en kaba bir azabtan taddıracağız. (Fussilet Suresi, 49-50)

Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı 'yok sayıp inkâr edenler'; işte onlar, Benim rahmetimden umut kesmişlerdir; ve işte onlar, acı azab onlarındır. (Ankebut Suresi, 23)

Ümitsizliğe düşen, isyana kapılan kişi şeytanın tuzağına düşmüş, onun emirlerini yerine getirmiş olur. Her zaman ümitvar olan, geleceğine daima ümitle bakan mümin ise hem Allah'ın hoşnutluğunu ve ahiret sevabını kazanır, hem de Allah'ın bir nimeti olarak dünyada da sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürer. Her şartta ümitvar, Kuran'a sıkı sıkıya bağlı ve Allah'ı çok yakın dost edinmiş olacağı için şeytan ümitsizliğe kapılması yönünde onu kandıramayacaktır. Bu konu din ahlakının özünü oluşturan önemli konulardan biri olduğu için mümin Kurani her konuya olduğu gibi bu konuya da oldukça titizlik gösterir.

Konunun bir diğer yönü de, Allah'ın dininin yaşanmasını istemeyen şeytanın, insanlara her zaman din dışı ahlak modellerini yaşatmak istediği ve ümitsizliğin de bu modelin bir parçası olduğudur. Öyle ki bazı toplumlarda ümitsizlik adeta bir yaşam felsefesi haline gelir. Şeytanın etkisine aldığı insanlar, ümitsizliğin ve karamsarlığın dile getirildiği, şarkılardan, filmlerden ve anlatımlardan nefsani bir lezzet duyar hale gelirler.

Oysa ümitsiz insanın aklı, mantık örgüsü, yargı ve muhakemesi sağlıklı karar almaya uygun değildir. Ümitsizlik insanın fizik ve akıl sağlığını kaybetmesine neden olduğu gibi, şiddetine göre kimi insanları kendi hayatına son vermeye, intihar etmeye kadar sürükleyen bir ruh hastalığıdır. Elbette böyle bir insanın Kuran ahlakını gereği gibi yaşaması beklenemez. Bu da şeytanın son derece işine gelen bir durumdur. Çünkü bu şekilde insanları din ahlakından ve ahiretten bir beklentileri olamayacak biçimde saptırmış, kendisiyle birlikte sonsuz azaba sürüklemiş olur. Zaten insanlık tarihi boyunca şeytanın en büyük hedefi de budur.

Ümitsiz insan kendine olduğu gibi etrafındaki insanlara da olumsuz ve karamsar bir hal aşılar. Bu tutumuyla adeta şeytanın bir yardımcısı gibidir. Çünkü şeytan insanlara yerleştirmek istediği ruh halini onun vasıtasıyla telkin etmektedir. Böyle bir tutumla da insan -bilerek ya da bilmeyerek- şeytanın hizmetine girmiş olur. Oysa insan şeytana değil, Allah'a kulluk etmek için, Allah'ın dinine hizmet etmek için yaratılmıştır.

Samimi Davranmak Müslümana Her Zaman Kazanç Getirir

Güçlü bir imana sahip olmayan bazı insanlar genellikle samimi ve güzel ahlaklı davranmanın kendilerine zarar vereceğini düşünürler. Çünkü insanlarn büyük çoğunluğu küçük yaştan itibaren samimiyetin ve dürüstlüğün kayıp getireceği gibi gerçek dışı bir telkinle yetiştirilmişlerdir. Bu yanlış mantık pek çok yönden insanlara telkin edilir. Materyalist düşünceyle hareket eden anne babalar çocuklarına vicdanlı, dürüst, samimi davranmayı değil, sadece kendi çıkarlarını korumayı yani kendi dünya görüşlerine göre "mantıklı" hareket etmeyi öğütlerler. Bu yüzden bu kimseler, büyük bir hata olarak vicdanlı davranmanın mantıklı olmadığı, mantıklı olmanın ise bencil olmayı gerektirdiği yanılgısına kapılırlar. Örneğin bir işyerinde yolsuzluk yapılıyorsa onu ortaya çıkarmanın dolayısıyla da işinden olmanın akılsızca bir davranış olacağı ve bunun sadece kayıp getireceğine inanırlar. Mantıklı olanın ise, mevcut koşullardan yani yapılan yolsuzluktan kendi payına olanı almak veya yapılana hiç ses çıkarmayarak, görmemezlikten gelerek durumu muhafaza etmek olduğu düşünülür. Hatta dürüst davranmak isteyen, sonucu maddi kayıp getirse de ahlaklı davranmayı düşünen birine 'herkesin en akıllısı sen misin, aklını başına al, dürüstlük sana mı kaldı, herkes yapıyor?' şeklinde sözler söylenerek o kişi samimi davranma kararından vazgeçirilmeye çalışılır.

Sonuçta “mantıklı ol” telkinleriyle o kişinin ahlaka, dürüstlüğe, samimiyete uymayan bir yolu tercih etmesi istenir. Etraftan gelen bu telkinler aslında bir nevi şeytanın sesini yansıtmaktadır. Çünkü o ahlaksızlığı yaptırmak isteyen aslında şeytandır. İnsanları saptırmak için çeşitli yollar kullanan şeytan "mantık" kılıfı altında insanlara yaklaşarak, samimiyetin zarar getireceği gibi Kuran ahlakına aykırı bir batıl inancı insanlar arasında yaygınlaştırmaktadır.

Salih bir müminin ise bu tip telkinlere uyması asla söz konusu değildir. Samimi olan, vicdanı ile hareket etmeyi seçen bir mümine şeytanın bu tip kışkırtmaları etki etmez. Candan iman eden bir kimse için hiçbir şey samimi davranmasını, vicdanlı davranmasını engellemez. Hiçbir koşul samimiyetten ödün vermesini sağlamaz. Allah Kuran’da samimi olan kullarının şeytanın etkisinden kurtulacağını bizlere bildirmektedir.

Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna." (Hicr Suresi, 39-40)

Eğer insan hayatında gelişen olaylarda şeytani bir mantık ile değil, vicdanı ile, temiz bir akıl ile, Allah’tan korkarak ve Allah'ı çok severek davranırsa dünyada da ahirette de türlü türlü güzelliklere erişebilir. Çünkü samimiyetin, ihlaslı (sadece Allah'ın rızasını umarak temiz niyetle hareket etmenin) olmanın insan ruhu ve aklı üzerinde çok olumlu, çok güzel bir etkisi vardır. Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi de ihlası“mühim bir esas, en büyük kuvvet, en önemli dayanak noktası, en yüksek karakter ve en safi kulluk” olarak tanımlamaktadır. (Lemalar, s. 152). Samimiyetin getirdiği derinlik hali, dürüstlükten kaynaklanan ruh temizliği, cenneti ummanın heyecanı ve Allah rızasını gözetmenin şevki, bunların hepsi ayrı birer zevktir. Samimi olan kişi vicdanına uyduğu için ve Allah’a tam teslim olduğu için tüm kaslarına kadar gevşer ve huzurlu yaşar. Gönlü son derece rahattır. O yüzden hem aklen hem bedenen, her yönden çok sıhhatli olur. Körükörüne çıkarlarını koruma hırsının verdiği acı ve sıkıntı yerine, Allah rızası için hareket etmenin güzelliğini hisseder. Ama dışarıdan bakıldığında o kişi, imanın güzelliğini bilmeyen kimselerin bakış açısına göre, kayıp içerisindeymiş gibi görünebilir.

Örneğin bir insan vefa gösterir bir dostunu hastaneye götürür. Yolda giderken belki üşür, vakti gider, parası harcanır, emek sarfedilmiş olur. O sırada başka bir işle ilgilenip maddi menfaat elde edebilecekken, gerekirse maddi kayıp içinde olup arkadaşına yardımcı olmaya gayret eder. Bütün bunları cahiliye mantık ölçüsünde değerlendiren bir kişi ise, tüm bunları birer kayıp olarak değerlendirebilir. Gerçekte ise salih bir mümin hiçbir zaman, hiçbir koşulda kayıpta değildir. Tam tersine o kimselerin hiç ummadığı, bilmediği kazançlar içindedir. Şunu hiç unutmamak gerekir ki, vicdan çoğu zaman insanın dünyevi çıkarlarının aleyhinde kararlar aldırtır. Mesela güzel huylu bir kişi evine gelen misafirine imkanları dar olmasına rağmen en iyi odasını verir, az bir miktar yiyeceği de olsa en güzelini ikram eder. İlk bakışta bu durumdan zarar ediyor gibi görünebilir. Güzel ahlakta hep böyle maddi kayıplar olabilir. Gerçekte ise Allah bu fedakarlığı yapan kuluna birçok yönden nimetini açabilir. En önemlisi de ahiretteki sonsuz nimet yurdunu, cenneti nasip edebilir. Ama kişi sürekli kendi çıkarlarını gözetiyorsa ve dünyevi menfaatleri en küçük bir kayba uğramıyorsa yanlış bir tutum içindedir demektir.

Unutmamak gerekir ki, herşey en ince detayına kadar Yüce Rabbimiz Allah’ın kontrolündedir. Allah o fedakarlığı yapan ve güzel ahlak gösteren kuluna hiç bilmediği bir yerden rızkını arttırabilir. Yaptığı bir başka işte bereketini arttırabilir. Ama elbette, bir mümin bereketinin artması, durumunun iyileşmesi gibi bir beklenti amacıyla fedakarlıkta bulunmaz, güzel ahlak göstermez. Zaten bu samimiyetsizlik olur. Mümin sadece Allah'ın rızasını umarak güzellikte bulunur, Allah bu ahlakına karşılık ona dünyada bereket nasip ederse buna şükreder, ama asıl olarak Allah'ın ahirette vereceği karşlığı umar. Öte yandan Allah, menfaatleri zarar görür korkusuyla fedakarlıktan, güzel ahlaktan uzak duran bencilce kendi menfaatini korumaya çalışan kişiye de, harcamaktan çekindiği paranın belki 10 mislini harcamak zorunda kalacağı bir olaylar zinciri yaratabilir.

Hemen hemen her samimi kararda zahiren zor olanı, aleyhte olanı tercih etmiş görünümü vardır. Mesela her samimi ve dürüst cevap insanın aleyhine gibi görünür. Hatta kimi zaman dürüstlük insana pahalıya mal olabilir. Kişi sırf doğruyu söylediği için ya da samimi konuştuğu için hakarete, iftiraya, baskılara maruz kalabilir. Haysiyet, namus, onur, bütün bu güzelliklerin tamamı irade ve vicdan kullanılarak kazanılır. Çoğu zaman insanlar dürüstlüklerinden dolayı müşkül durumlarda kalıp bir bedel ödemek zorunda kalabilirler. O yüzden yüzeysel değerlendirilirse, cahiliye mantığı çerçevesinde düşünülürse, dürüstlükte insanın lehine olan durum genellikle çok nadir gibi görünür. Oysa her dürüst davranan kişi aslında lehinde olanı, vicdanlı hareketi seçmiş olur. Dikkatle değerlendirildiğinde dürüst ve samimi davranan kişinin her zaman kazançlı çıkacağı görülür.

Hiç kuşku yok ki samimi bir davranışın en güzel karşılığı Allah'ın rızasıdır. Aksinde ise Allah insanı rahat ettirmez. İnsan vicdanı ile doğruyu yapması gerektiğini bildiği halde sırf yüzeysel mantık ölçüleri içerisinde zahiren lehinde olanı tercih ederse, Allah bu kötü ahlakın karşılığını çok başka yönlerden verebilir. Menfaatini korumak için ahlaksızlığı tercih eden kişi bu samimiyetsizliğinden dolayı rahat yaşayacağını zannederken, birçok konuda zarara uğrayabilir. Samimiyetin tahribat meydana getireceğini düşünerek vicdanlı davranmaktan kaçınan bu kişiler kendilerince uyanıklık yaptıklarını zannederler. Oysa maddi hırs peşinde yaşadıklarından huzursuz, endişe ve korku içinde bir hayat sürerler. Bu da hem ruhlarında hem bedenlerinde çok büyük tahribatlar oluşturur. Üstelik Allah belki en kaçındığı olayları yaratarak o kişiye samimiyetsizliğinin karşılığını verebilir. Hastalanmaktan, maddi kayıptan, iftiraya uğramaktan, işini kaybetmekten korkarak dürüst davranmayan, samimi olmayan kişi bu tavrının karşılığında en çekindiği olaylarla hiç beklemediği şekilde karşılaşabilir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) döneminde de çöl sıcağında Peygamberimiz (sav)'le birlikte inkarcılara karşı savaşa çıkmak istemeyen, yaralanmaktan veya ölmekten korkan münafıkların kendilerini hemen belli ettikleri görülmektedir. Samimiyet gerektiren, fedakarlık gerektiren durumlarda hemen yüzçeviren bu ikiyüzlü kişiler, gazi olmayı veya şehit olmayı kendileri için birer kayıp gibi görmektedirler. Oysa Peygamberimiz (sav)'in yanında olma şerefine nail olan, o kıymetli şehitlerin canları yumuşacık alınıp Allah Katında en güzel şekilde ağırlanırken, Peygamberimiz (sav)'e destek olmaktan kaçınanların hem dünyada hem ahirette karşılacakları sonuç çok acı olacaktır. Allah, samimiyet gerektiren bir anda dürüstçe doğru olanı seçen ve doğru olana uyanların gösterdikleri güzel ahlakın ve sadakatin karşılığının daha hayırlı olduğunu şöyle bildirmiştir:

Oysa onlara evla (olan): İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah'a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu. (Muhammed Suresi, 20-21)

Allah insanı hayatı boyunca verdiği her kararla dener. Samimi kararlar veren, çıkarlarıyla çatıştığı halde güzel ahlaktan vazgeçmeyen müminler, bu imtihanlarında kendilerinin güzel ahlaklarına şahit olurlar ve Allah’ın kendilerinden razı olmasını şiddetle umarlar. Güzel ahlakın önemi imtihan ortamında belli olur. İnsanın hiç beklemediği olaylar, süpriz imtihanlar olur. Böylece kişi hayatında irili ufaklı verdiği her kararda samimi ve Kuran ahlakına ve sünnete uygun bir tercih yaparsa Allah’ın sonsuz güzelliklerine kavuşmayı hak edecek üstün bir ahlakı gösterebilir.