8.7.08

İstişare Ahlakı Müslümanlara Neler Kazandırır?

İstişare Ahlakı Müslümanlara Neler Kazandırır?Kuran ahlakına göre, müminlerin her konuda birbirleriyle son derece dostane ve samimi bir şekilde bilgi alışverişinde bulunmaları, birbirlerine danışarak, diğer bir deyişle istişare ederek karar almaları esastır. Bu hikmetli davranış; müminlerin o konuya başka açılardan bakmalarını, farklı çözümler üretmelerini ve dolayısıyla en doğru karara varmalarını sağlar. Peygamber Efendimiz (sav)’in değişik yaşlardaki kişilerin fikirlerini sorarak her birinin fikrini dikkate alması, bu konuda da müminler için en güzel örneği oluşturmaktadır.

İstişare Kuran ahlakında önemli bir yere sahip olan, müminin her işinde en hayırlı sonuçlara ulaşmasını sağlayan hikmetli bir davranıştır. Bir mümin, Kuran’ın "... Her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır." (Yusuf Suresi, 76) hükmü gereğince, bir konuda ne kadar bilgili olursa olsun, bir başkasının daha da bilgili olabileceğini, daha isabetli karar verebileceğini göz önünde bulundurarak karşı tarafın görüş ve önerilerine açık olur. Çünkü düşünceleri insanın aklına ilham eden Yüce Allah’tır. Farklı kişilere farklı fikirleri ilham etmesi Yüce Allah’ın bir rahmetidir. Bu nedenle mümin karar verilmesi gereken bir durum söz konusu olduğunda, aklına, vicdanına ve samimiyetine güvendiği müminlere danışır; onlarla istişare eder; yani fikir alışverişinde bulunur. Yüce Rabbimiz müminlerin bu özelliğini Kuran’da şöyle bildirmektedir:

" Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler." (Şura Suresi, 38)

İstişarenin Hikmetleri Nelerdir?

İstişare öncelikle insanın kendi aklını beğenen bir anlayıştan uzak durmasını sağlar. Çünkü kendi aklını beğenmek, kendi nefsini, düşüncelerini, görüşlerini ön planda tutmak, benlik hissinden kaynaklanır ve Allah’ın rızasına uygun bir davranış değildir.

İstişare neticesinde her insan, hiçbir özelliğinin kendinden kaynaklanmadığını, her olayın Allah’ın izniyle gerçekleştiğini daha iyi kavrar. Çünkü insan, Allah’ın ona öğrettiği kadarını bilebilir. Her şeyin en doğrusunu ise yalnızca Allah bilir. Bu gerçeğin bilincinde olmamak, bilginin kaynağının kendisi olduğunu düşünmek, gerçekte Allah’a ait olan bir özelliği kişinin kendisine atfetmesi gibi olacaktır ki müminler böyle bir hatadan şiddetle sakınmalıdırlar. Allah'ın her şeyi bilmesine karşılık, yarattıklarının O’nun dilediği kadarını bilebildikleri Kuran’da şöyle bildirilmektedir:

" Allah... O’ndan başka İlah yoktur. Diridir, kâimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiç bir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek Büyüktür." (Bakara Suresi, 255)

İstişare Ahlakına En Güzel Örnek Peygamber Efendimiz (sav)’dir

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de, “Kim bir işe girişmek ister de, o hususta Müslüman biri ile müşavere ederse Allah onu işlerin en doğrusunda muvaffak kılar.” (Kütüb-i Sitte, 16. Cilt) sözleriyle, iman edenlere bu konunun önemini hatırlatmıştır. Sevgili Peygamberimiz (sav), her konuda olduğu gibi istişare konusunda da hayatı boyunca tüm müminlere örnek olacak bir tutum sergilemiştir. Hz. Muhammed (sav), peygamber olduğu halde, başkalarına danışmış, kendisini istişare müessesesinin dışında tutmamıştır. Müminlerin sahip olmaları gereken bu özelliği, Yüce Allah Peygamberimiz (sav)’e şöyle vahyetmiştir:

"Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever."(Al-i İmran Suresi, 159)

İstişare Etmek Müslümanlar İçin Hayırlara Vesile Olur

Müslümanların birbirleri ile diyaloglarındaki üslupları, güzel ahlaklarını gösterebilecekleri önemli fırsatlardan biridir. Müslümanlar bir araya gelip bir konuda sohbet ve istişare ettiklerinde, sürekli olarak karşı tarafa fikirlerini anlatmak yerine, onun fikrini öğrenmeye ve ondan istifade etmeye çalışmalıdırlar. Yalnızca kendini övmek, Kuran ahlakına uygun olmayan bir davranıştır ve Müslümanlar arasındaki tesanüde zarar verebilir. Bunun yerine, asıl olarak Allah’ı ve Peygamber Efendimiz (sav) ’i öven, sonra da diğer Müslümanların güzel vasıflarını takdir eden bir üslup kullanmak gereklidir.

Unutmamak gerekir ki, İslam’ın en önemli özelliklerinden biri, güzel ahlaktır ve güzel ahlak, davranış ve sözlerle ortaya konur. Akıl vermek yerine akıl almak; hep eleştiri yapmak yerine eleştiri kabul etmek; yermek yerine övmek; kusurları görmek yerine güzellikleri görmek esas kabul edilmelidir. İslam dünyasını Allah’ın izniyle bekleyen çok güzel ve aydınlık geleceğin bir an önce tesis edilmesinin ve İslam ahlakının özünde olan ittifakın, birlik ve kardeşlik ruhunun pekiştirilmesinin yolu da budur. Bunun için müminler birbirlerinin fikrine, görüşüne saygı ve önem göstererek, istişare ile hareket etmelidirler.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), “Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyeceksiniz: Kuran ve benim sünnetim.” hadis-i şerifleriyle Müslümanlara uymaları gereken yolu göstermiştir. Müslümanlara düşen ise bu yola uymak ve Allah’ın ayetinde bildirdiği şu gerçeği hiçbir zaman unutmamaktır:

"Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar." (Al-i İmran Suresi, 103)

İman Etmeyen İnsanlar Neden Birbirleriyle İstişare Etmezler?

Kuran ahlakından ve istişareden uzak yaşayan insanların, konuşmalarında her zaman son sözü söylemeye ve haklı çıkmaya çalıştıkları dikkat çeker. Karşı tarafın ne dediğini anlayıp bunlardan istifade etmektense, yalnızca kendi fikirlerini dile getirmeyi ve mutlaka bunu kabul ettirmeyi amaçlarlar. Bu nedenle de hiçbir konuda bir başkasıyla istişare etmezler Oysa bilgi düzeyi ne olursa olsun, insanın karşı taraftan öğrenebileceği bilgiler olabilir. Karşı taraf daha az bilgili olsa bile, her zaman için konuya farklı bir açıdan bakabilmesi, objektif değerlendirmeler yapabilmesi, faydalı fikirler verebilmesi mümkündür. Bu nedenle istişare etmenin hikmetlerinin bilincinde olan müminlerin aldıkları toplu kararlar, Rabbimiz’in izniyle her zaman en hayırlı sonuçlara vesile olacaktır.

Müslümanlar Birbirleriyle İddialaşmaktan Kaçınırlar

Müminlerin konuşmalarında iddialaşma üslubunun yeri yoktur. Önemli olan, kendi fikirlerini karşı tarafa kabul ettirebilmeleri değil, en doğru olanı bulabilmeleridir. Bu konudaki ortak ölçüleri de Kuran ahlakıdır. Kendilerine Kuran’ı rehber edindikleri için, Kuran ahlakına uygun her çözüme tabi olurlar. Bir ayette müminlerin bu özelliği şöyle bildirilmektedir:

"Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onun üstünde sağır ve körler olarak kapanıp kalmayanlardır." (Furkan Suresi, 73)

İman Etmeyenler Kendilerini Nasıl Kandırırlar?

Yüce Rabbimiz, biz kullarına yol gösterici olarak indirdiği mübarek Kuran'da, insanın yaratılış amacını bildirmiştir. Bu amaç, insanın kendisini yaratan ve yaşatan Yüce Rabbimiz'e kulluk etmesidir. Allah bir Kuran ayetinde bu amacı şöyle bildirir:

"…İnsanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat Suresi, 56)

Buna rağmen bazı insanlar bu varolma amacını unutarak, başka amaçlar edinebilmektedirler. Allah'ı razı etmek için yapmaları gereken ibadet ve güzel davranışları hatırladıklarındaysa, bu sorumluluktan kaçmak ya da hatalı olduklarını bildikleri halde vicdanlarını rahatlatmak için kendilerini türlü telkin ve bahanelerle kandırma yoluna giderler.

İnsanlar Hangi Bahanelerle Kendilerini Kandırırlar?

Öncelikle belirtmek gerekir ki insanların kendi kendilerini kandırma bahaneleri, aslında şeytanın onları Allah'ın yolundan döndürebilmek, Allah'ın emrettiği ibadetleri yerine getirmelerine ve Kuran'da bildirilen üstün ahlakı yaşamalarına engel olmak için kullandığı telkinlerdir. İşte şeytanın bu telkinlerinin etkisinde kalmış insanların tutumlarından bazı örnekler:

I. Düşünmekten Kaçarak "Haberim Yoktu, Bilmiyordum" Diyebileceğini Zannedenler

Her insan Allah'ın varlığını, yaratılış amacını, O'na nasıl kulluk etmesi gerektiğini düşünüp anlayabilecek bir bilince ve vicdana sahiptir. Nitekim kendileri için en hayati olan bu konuları düşünmeyen insanlar, menfaatleriyle ilgili bir konuyu gayet iyi düşünüp hesaplayabilirler. Örneğin, ticari bir iş söz konusu olduğunda paralarını nasıl değerlendireceklerini çok iyi bilirler; bu konudaki her aşamayı ayrıntısıyla düşünürler. Veya kendi çıkarlarının olduğu işlerdeki en zor problemlerin üstesinden gelebilirler; her detay için ayrı bir tedbir düşünebilirler.

İşte bu yüzden ahirette "düşünemedim", "akledemedim" gibi mazeretler -Allah'ın dilemesi dışında- kabul görmeyecektir. Allah Kuran'da insanları, hesap gününün "Zalimlere kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı gün..." olduğuna dair uyarmıştır. (Mümin Suresi, 52)

II. "Biliyordum, Ama Ortam ve Şartlar Müsaade Etmedi" Diyerek Kendini Kandıranlar

Bazı insanlar sürekli olarak içinde bulundukları şartları bahane ederler. Okul yıllarında ayrı, iş hayatında ayrı, evlenince, çocukları olunca ayrı bahaneler ileri sürerler. Din ahlakını yaşamaya samimi niyetleri olmadığı için çeşitli konuları ibadetlerini yerine getirmelerine engel olarak görürler. Öne sürdükleri engellerden en başta gelenleri de müsait zamanlarının olmaması ve şartların uygun olmaması iddiasıdır.

Oysa günlük yaşamları içinde insanlar pek çok işe rahatlıkla zaman ayırırlar. Özellikle bir çıkarları söz konusu olduğunda, gerekirse başka isteklerinden fedakarlık eder, ama yine de o iş için gereken zamanı ayarlarlar. Ancak insanların geneline bakıldığında ibadetler konusunda aynı kararlılığı göstermedikleri görülür.

"Namaz kılmak istiyorum, ama hiç zaman bulamıyorum", "işlerim çok yoğun, ibadete vakit ayıramıyorum" gibi, veya "öfkelenmek istemiyorum, ama ortam çok stresli", “şartlar beni böyle davranmaya zorladı” benzeri bahaneler öne süren pek çok kişi görmüşsünüzdür. Bu insanlar genellikle Kuran ahlakını yaşama konusunda samimiyetsiz bir yaklaşım içindedirler. Allah, dünyada kendilerini kandırarak, öne sürdükleri mazeretlerin kabul edileceğini zanneden ve bu yüzden ibadetlerini yerine getirmeyen veya sürekli erteleyen insanların ahirette karşılaşacağı durumu bize şöyle bildirmiştir:

"İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir. Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile." (Kıyamet Suresi, 13-15)

III. "Nasıl Olsa Allah Beni Affeder" Diyerek Kendilerini Kandıranlar

İnsanların çoğu Allah'ın varlığını bilir ve kabul ederler ama O'nun kudretini gereği gibi takdir edemezler. Yanılgıya düştükleri konu Allah'ın varlığı değil, Allah'ın sıfatlarıdır. Örneğin, Allah'ın kullarına karşı çok lütufkar, bağışlayıcı ve merhametli olduğunu düşünürler de, inkarcılardan intikam alan, onlara azap eden, kahreden sıfatlarını düşünmeye pek yanaşmazlar. Allah korkusu olmayan, yaptıklarının karşılığında ceza göreceğine inanmayan bir insan her türlü kötülüğü, zulmü rahatlıkla yapabilir. Allah'ın yasakladığı, haram kıldığı her türlü suçu işleyip, sonra da "nasıl olsa Allah affeder" gibi gerçeklerden uzak sapkın bir düşünceye kapılabilir. İşte bu yüzden şeytan insanlara hep bu yönden yaklaşır ve insanların kendilerini "nasıl olsa affedilirim" düşüncesiyle kandırmalarını teşvik eder.

O halde insanın bir hataya düştüğünde, buna önem vermeyip "nasıl olsa bağışlanırım", "nasıl olsa affedilirim" diye düşünmesi değil, hemen samimi bir şekilde Rabbimiz'e yönelmesi ve hatasını düzeltme konusunda kesin bir kararlılıkla tevbe etmesi gerekir. İnsan ancak Allah'a karşı samimi ve dürüst bir kul olursa Allah'ın bağışlamasını umabilir.

IV. "Bazı Önde Gelen Kişiler İnkar Ediyordu, Onlara İnandım" Diyerek Kendini Kandıranlar

Özellikle içinde yaşadığımız dönem, bilimin ciddi şekilde ilerlediği, pek çok teknolojik gelişmenin yaşandığı bir yüzyıldır. Ancak "bilim adamı" sıfatıyla ortaya çıkan bazı insanlar, bilimi kendi dünyevi çıkarları için kullanmakta, inkarcı zihniyetlerini bilimle desteklemeye çalışmakta ve bilimi, gerçekleri araştırıp bulmak yerine, kendi ideolojilerini beslemek için kullanmaktadırlar.

Bu kişiler evrendeki ve canlılardaki kusursuz yaratılışı ve mucizevi özellikleri görmezden gelerek, herşeyin tesadüfler sonucu kendiliğinden var olduğu gibi gerçek dışı bir iddia ile ortaya çıkmaktadırlar. Bu çevrelerin amacı, Allah'ın varlığını inkar etmek ve toplumlara da inkar ettirmektir. Bu yolla hiç kimseye karşı sorumluluk hissetmeyen, başıboş bireylerden oluşan, her türlü ahlaksızlığın yaygın olarak yaşandığı toplumlar oluşturmak istemektedirler.

Bu yüzden kaynağını hiç araştırmadan, detaylarını öğrenmeden bu gibi kişilerin görüşlerini kabul etmek ve uygulamak yerine, kişinin kendi aklı ve vicdanıyla olayları değerlendirmesi ve buradan doğru sonuca ulaşması gerekir. Allah bir Kuran ayetinde, "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur." (İsra Suresi, 36) diye emretmektedir.

Sonuç: Kendini Kandırmak Yerine Samimi Müslüman Olmak

İnsan kendini kandırarak ne gerçeği değiştirebilir, ne de sorumluluktan kurtulabilir. Bu kişi vicdanını örterek kendini aldattığı, türlü bahane ve gerekçelerle rahatlatmaya çalıştığı her an aslında korkunç bir kayıp içindedir. Ahirette ise bu akılsızlığı nedeniyle -Allah'ın dilemesi dışında- telafisi asla mümkün olmayacak bir pişmanlık içinde olacaktır. Durum böyleyken, insanın bir an önce kendini kandırmaktan vazgeçip, son derece açık bir şuurla ve dikkatle kulluk görevini yerine getirmesi gerekir.