9.4.08

Öfkeyi Yenmek

Öfkeyi Yenmek

Müminin öfkesini yenmesi, öfkenin sebep olabileceği çeşitli hatalardan ve zararlardan korunmasına vesile olur. Kuran'da öfkeyi yenme ile ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır:

"Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever." (Al-i İmran Suresi, 134)

Belli durumlarda insanın öfkelenmesi yaratılışından kaynaklanan bir davranış olsa bile ayetin işaretiyle müminin bu öfkesini sürdürmemesi, yenmesi gerekmektedir. Çünkü öfke, insanın akli fonksiyonlarını perdeleyen, olayları sağlıklı değerlendirip doğru karar verebilmesini engelleyen bir etkendir. Böyle olunca da insanın Allah'ın sınırlarını gereği gibi koruyabilmesi güçleşebilir. Kuran'da öfkenin en önemli zararlarından biri olarak da adaletten sapma gösterilir. Zira öfkenin aklı örtmesiyle, yapılan teşhisler, verilen kararlar duygusal olmakta, bu da Kuran'a uygun adil bir sonuca ulaşmayı engellemektedir.

İnsanlara, özellikle de müminlere karşı şahsi birtakım meselelerden duyulan öfkenin derhal giderilmesi, şefkat ve merhametin esas alınması gerekir. Öfkelenen kimsenin haksızsa haksızlığını kabul edip, hatasını telafi etmesi gerekmektedir. Eğer söz konusu kişi haklıysa da yine öfkesini yenmeli ve ayette bildirildiği gibi bağışlayıcı olmayı seçmelidir.

"Ahlak" Ne Demektir?

İnsanın tabiatına yerleşen huylardır. Bu huyların en güzel olanı, diğer bir deyişle, tümüyle Kuran’daki emir ve yasaklar üzerine kurulmuş olanı, Allah Katında en makbul olanıdır.

Alimlerden Hikmetli Sözler

"Nefsini suçlayan kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, bağışlanma diler. Bağışlanma dileyen Allah'a sığınır. Allah'a sığınan şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse affa müstehak (layık) olur." Bediüzzaman Said Nursi

Müslüman Nasıl Konuşmalıdır?: Allah'a Güvenip Dayanarak Konuşmak

Cahiliye inançlarını taşıyan insanlar başları sıkıştığında, yardıma ihtiyaç duyduklarında ya da bir şeyi elde etmek istediklerinde çözümü dünya hayatında güç sahibi olduğunu düşündükleri kişilerde ararlar. Kimileri nüfuz sahibi eş-dostlarından, kimileri mal, itibar ya da söz sahibi insanlardan medet umarlar. Bütün bu insanların Allah'ın kontrolüyle hareket eden aciz varlıklar olduklarını unuturlar. Bu nedenle onların gözlerine girmeye çalışırlar.

Oysa bir insana yarardan ya da zarardan yana bir şey isabet edecek ise, bunu gerçekleştirebilecek tek güç Allah'tır. Müslümanlar bu gerçeğin farkındadırlar. Bu nedenle her zaman yardımı ve desteği Allah'tan bekleyen ve yalnızca O'nun rızasını kazanmaya çalışan bir üslup kullanırlar. İhtiyaç, zorluk ya da sıkıntı içinde de olsalar tüm bunları giderecek ve kendilerine yardım ulaştıracak olanın sadece Allah olduğunu bilirler.

Hz. Musa’nın zorluk anında dahi Allah’a güvenerek konuşması ayetlerde şöyle bildirilmiştir:

Böylece (Firavun ve ordusu) Güneş'in doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler. (Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." (Şuara Suresi, 60-62)

Hırsla Mal Yığıp Biriktirmenin ya da Cimrilik Etmenin Allah Katındaki Karşılığı Nedir?

İnsanlardan bazıları, bütün ömürleri boyunca mal ve para yığıp biriktirirler ve bunları Kuran'da tarif edilen hayırlı işlerde kullanmazlar. Büyük bir hırsla, sürekli daha fazla mala-mülke sahip olmak için çalışırlar. Elde ettiklerini ise Allah yolunda harcamak, ihtiyaç içinde olanları doyurmak varken sırf kendi zevkleri uğrunda kullanırlar. İhtiyaçlarından kat kat fazlasını biriktirir ve göstermelik bazı küçük harcamalar dışında, bunlarla faydalı işler yapmaya yanaşmazlar. İşte bu kişilerin ahirette görecekleri karşılık çok şiddetli olacaktır. Bu karşılık Tevbe Suresi'nde şöyle bildirilmektedir:

"... Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele. Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) "İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın" (denilecek)." (Tevbe Suresi, 34-35)

Kurtuluşa Giden Yol: Temiz Akıl Sahibi Olmak

Temiz akıl sahibi olmak; derin düşünebilmeyi, incelikleri kavrayabilmeyi, hikmetli konuşabilmeyi, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt edebilmeyi, olaylar hakkında muhakeme yapabilmeyi, isabetli kararlar alabilmeyi ve hayırları görebilmeyi ifade eder. Vicdanının sesini dinleyerek Allah'a yönelen her insan, kısa sürede temiz bir akla sahip olabilir. Bunun için yapılması gereken, Allah'a samimiyetle iman etmek, O'ndan gereği gibi korkmak ve Rabbimiz'in istediği gibi bir yaşam sürmektir. Bu samimi iman, insana akıl kazandırır.

Allah'tan Çok Korkmak

Akıl, insanın hayatının sonuna kadar gelişebilen bir özelliktir. Bu ise tamamen Allah korkusu ve vicdanı güçlendirme ile bağlantılıdır. Allah bir ayetinde "Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin…" (Teğabün Suresi, 16) hükmüyle inananlara güçlerinin yettiği kadar Kendisi'nden korkup sakınmalarını emretmiştir. İnsan bu nedenle hiçbir zaman Allah korkusunu yeterli görmemelidir. Sürekli olarak kendisini Allah'a daha da yakınlaştıracak yollar aramalı ve vicdanını sonuna kadar kullanmalıdır. Yüce Allah, samimiyet ve Kendi rızasını kazanmak için gösterilen ciddi çaba oranında müminlere verdiği anlayışı artırabilir ve sahip oldukları "doğruyu yanlıştan ayırma güçlerini" geliştirebilir. Bu, Allah'ın iman edenlere olan bir desteği ve Kuran'ın önemli bir sırrıdır. İnsan elindeki bu imkanı en iyi şekilde kullanarak, aklın dünyada ve ahirette sağladığı ayrıcalıkları kazanma imkanını elde edebilir.

Kuran'ı Rehber Edinmek


Bir insanın imanın kazandırdığı derin akla ve kavrama kabiliyetine sahip olabilmesi için öncelikle düşünmesi gereken konular vardır. Dünyaya geliş amacı, bir gün hayatının ölümle bitecek olması ve Yüce Allah'ın bir çınar ağacını bile yüzlerce yıl yaşatırken insanlara ortalama 60-70 yıl ömür vermesinin altında yatan sebepler, düşünmesi gereken konuların başında gelir. İşte Kuran, insanın düşünmesi gereken tüm bu soruların kapısını açacak olan anahtardır. Çünkü Rabbimiz'in kullarına Kendisi'ni tanıttığı, dünya hayatının gerçek amacını, ahireti, güzel ahlakı bildirdiği vahyidir. İnsan Kuran vesilesi ile hatalarını anlayabilir, kesin olarak tevbe edip, hatasını tekrarlamaktan kaçınabilir, Allah'ın büyüklüğünü ve her türlü noksandan münezzeh olduğunu anlayabilir, hayatını O'nun rızasını, rahmetini kazanabilecek biçimde düzenleyebilir, emir ve yasaklarını titizlikle koruyabilir ve gerçek hayat olan ahirette cenneti kazanmayı umabilir.

İnsanın fıtratına uygun olan hayatı yaşaması için aklına ve vicdanına en uygun olan yol da budur. Bu yola uymak insanın aklını ve kavrama gücünü sürekli olarak artırır. Çünkü akıl imanda derinleşmenin doğal bir sonucudur. Yüce Allah, Kuran'ın temiz akıl sahipleri için yol gösterici bir kitap olduğunu bir ayette şöyle bildirir:

"İşte bu (Kur'an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O'nun yalnızca bir tek İlah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ)dır." (İbrahim Suresi, 52)


Şeytandan Gelen Vesveseleri Teşhis Edebilmek

Şeytanın en önemli özelliği, insana her yönden yanaşarak onu Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışmasıdır. Vesvese de şeytanın insanı boş şeylerle uğraştırmak için fısıldadığı sözler, yanıltmalar, kalbe verdiği kuşkular, boş kuruntular ve huzursuzluk verici düşüncelerdir.

Şeytan, insanın aklına getirdiği Kuran dışı düşüncelerle onun sağlıklı düşünmesini engellemek, onu dünya ve ahiret hayatına zararı dokunacak kuruntulara kaptırmak ister. Ancak Yüce Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi şeytanın hileli düzeni çok zayıftır. (Nisa Suresi, 76) İşte, imanın getirdiği temiz akıl sayesinde müminler, hızlı bir muhakeme gücü ile şeytanın verdiği vesvesenin üstesinden gelirler. Elbette bu, imanın kazandırdığı akledebilme yeteneğinin oluşturduğu doğal bir tepkidir. Nitekim Yüce Allah, müminlerin, şeytanın bu tuzağını iyice düşünerek hemen anlayabileceklerini şöyle bildirmiştir:

" (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir..." (Araf Suresi, 201)

Ahirete Kesin Bilgiyle İnanmak

Allah, "Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar." (Bakara Suresi, 4) ayeti ile müminlerin ahirete kesin bir bilgi ile iman etmeleri gerektiğini bildirir. Ahirete kesin bilgiyle inanan bir insan, ölümün kaçınılmaz olduğunu, dünyanın geçici bir yer olduğunu kavrar ve asıl hayatın ahirette olacağını anlar. Ahirette yeniden diriltileceğini ve orada sonsuz olarak yaşayacağını bilen ve cennetin sınırsız nimetlerini düşünen bir insan, bu güzel hayata kavuşabilmek için tüm gücüyle, Allah'ın kendisinden razı olması için çabalar. Dünyanın geçici süslerine ve heveslerine kendini kaptırarak ölümü ve ahireti unutmaz. Ölüm zamanını bilmediğinden daima ölüme hazırlıklı olması gerektiğini düşünür, bunun için Yüce Allah'ın emir ve yasaklarını titizlikle gözetir, ibadetlerini eksiksiz olarak yerine getirir. Dünyadaki kısa süreli ve geçici nimetler yerine ahiretteki sonsuz nimetleri tercih etmesi, üstün bir akledebilme yeteneğine sahip olduğunu gösterir.

Göklerin ve Yerin Yaratılışı Konusunda Düşünmek

Bir mümin namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetlerini titizlikle yerine getirmesinin yanı sıra derin bir anlayışa da sahip olur. Kuran'da dikkat çekilen "göklerdeki ve yerdeki" yaratılış delilleri üzerinde derin tefekkür etmek, müminin imanının artmasını, derin bir akla ve kavrayış yeteneğine sahip olmasını sağlar. Çünkü göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin yaratılışı konusunda düşünmek, Allah'ı daha yakından tanımaya, O'nun kudretinin sonsuzluğunu daha iyi kavramaya ve böylece ilim sahibi olmaya vesile olur. Temiz akıl sahibi müminlerin bu özelliği Kuran'da şöyle haber verilir:

"Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

Sonuç: Akıl Mümine Büyük Bir Güç Kazandırır

Allah Kuran'da, akıl sahibi müminleri, "Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir." (Zümer Suresi, 18) şeklinde tanımlar. Bu kimseler Allah'ın kendilerine gösterdiği yola tam olarak uydukları, Kuran'da bildirilen hükümleri titizlikle yerine getirdikleri ve vicdanlarına kesin olarak tabi oldukları için, Allah onları akıl gibi büyük bir nimetle ödüllendirmiştir.

Akıl, beraberinde insana pek çok nimetin kapısını aralayan son derece önemli bir özelliktir. Akıllı bir insan bulunduğu her ortamda, yaptığı her hareket ve söylediği her söz ile farklılığını hissettirir. Bu nedenle büyük bir saygı ve hayranlık uyandırır. Akıl doğruyu yanlıştan ayırmayı, hikmetli ve güzel konuşmayı, güzel ahlak göstermeyi, karşılaşılan olaylarda pek çok insanın göremediği detayları görebilmeyi, ince teşhisler yapabilmeyi ve olaylardan en doğru ve en hikmetli sonuçları çıkarabilmeyi sağlar. Tüm bunların yanında akıl, aynı zamanda da kişinin ruhunda, güzelliklerden çok fazla zevk alabilmesini sağlayan bir derinlik oluşturur. Bu nedenle çoğu insanın sıradan karşıladığı ve büyük bir alışkanlıkla baktığı pek çok şeyin ardında gizlenen güzellikleri, akıl sahibi müminler hemen görebilirler. Ancak tüm bunlardan daha da önemlisi, aklın kazandırdığı derin iman ve tevekkül müminlere Allah'ın izniyle cenneti kazandırır. Yüce Allah bir Kuran ayetinde müminleri şöyle müjdelemektedir:

"Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır..." (Tevbe Suresi, 111)

"...(bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur." (Tevbe Suresi, 111)


Derin düşünmenin kazandırdığı iman ve bu imanın artmasıyla gelişen akıl, müminlerin Allah'ı çok daha iyi ve yakından tanımalarını, her an her yerde O'nun tecellilerini görmelerini ve Allah'ın kudretini hakkıyla takdir edebilmelerini sağlar.

Temiz akıl sahibi olmak; her türlü boş düşünceden arınmış, hiç kimseye faydası olmayan gereksiz kuruntulardan ve anlamsız düşüncelerden uzak bir akla sahip olmaktır. Tamamıyla Allah'ın rızasını kazanmak için kullanılan böyle bir akıl, hem dünyada hem ahirette huzur dolu bir yaşam imkanı sağlar.

Dünyadaki Makam Mevki Hırsı Niçin Ahireti Kaybettirir?

Pek çok kişi övülmek, ilgi çekmek, insanların beğenisini ve saygısını kazanmak için makam sahibi olmayı ister. Bu isteklerini elde edebilmek için çok büyük bir hırsla çalışır, hatta tüm hayatlarını bu amaç için harcarlar.

Hırs, birçok insan tarafından güzel bir kişilik özelliği gibi algılanır ve övülür. Oysa nefsin arzularını tatmin etme amacını taşıyan makam mevki hırsının insana sağladığı hiçbir fayda yoktur...

İnsanların sadece Allah’ın rızasını hedefleyerek, ahiret yurdu için ihlasla çaba sarf etmelerini engelleyen nedenlerden biri, dünya hayatında makam, mevki, şöhret gibi değerlere olan düşkünlükleridir. Oysa maddi imkânlar, mal ya da mevki insana ahiret hayatında hiçbir şey kazandırmaz. Allah Kuran’da, insanlar arasındaki üstünlüğün bulundukları makama ya da mevkiye göre değil, yalnızca takvaya göre olduğunu bildirmiştir:

"Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13)

Bu gerçeği göz ardı eden insanlar ise hem dünyada hem de ahirette büyük bir kayba uğrarlar.

Şimdi bu hırsın insanları hangi konularda kayba uğrattığını ve onlara nasıl zarar verdiğini inceleyelim.

İman Etmeyi Engeller

Makam, mevki hırsı, imanın önündeki en büyük engellerden biridir. Çünkü bu hırs sadece dünya hayatı ile sınırlıdır ve ahirete yönelik hiçbir amaç taşımaz. Bu sebeple de sadece nefsin arzularını ve büyüklük gururunu besler. Makam sahibi olmayı isteyen insanların bir tek hedefleri vardır. Bu da dünyada güç sahibi olmak, herkes tarafından tanınmak ve saygı görmek, daha iyi imkanlara kavuşmak, sahip olduğu imkanları da yine kendi nefsinin isteklerini tatmin etmek için kullanmak… Bazı kişilerin makam hırsının temelinde ise aşağılık kompleksleri yatar. Bu kişiler fiziksel görünümlerini beğenmedikleri veya geçmişlerinde ezik, aşağılanmış bir hayat yaşadıkları için makam sahibi olmayı isterler. Komplekslerini, kendilerince önemli gördükleri makamlarının arkasına sığınarak beslemeyi, bu şekilde gururlarını tatmin etmeyi isterler.

Bu kişiler kendilerine göre batıl bir inanç geliştirmişlerdir. Bu batıl inancın temel felsefesi nefislerin ilahlaştırılmasıdır. Bu gibi kişiler nefislerinin arzularını tatmin edebilmek ve istedikleri makama ulaşabilmek için sınır tanımaz bir pervasızlık içine girerler. Bunun için Allah’ın yasakladığı pek çok günahı işleyebilir, koyduğu sınırları rahatlıkla aşabilirler. İstedikleri mevkiyi elde etmek için insanları basamak olarak kullanacaklarından, gerektiğinde onlara yaranmak için herşeyi yapabilir; sahte bir saygı ve sevgi gösterebilir, yalan söyleyebilir, hırsızlık, dedikodu yapabilir, çeşitli entrikalar düzenleyerek masum insanlara iftira atabilir, hatta zina gibi bir harama bile girebilirler. Kimi insanlar ise bu tür ahlakdışı eylemlere girmez ve sadece çalışarak istedikleri mevkiyi elde etmeye çalışırlar, ancak bu gibi kişileri de hırsları öylesine etkilemiştir ki basiretleri kapanarak, onlara hayatlarının gerçek amacını unutturmuştur. Yüce Allah, bu kişilerin içine düştükleri durumun kendilerine yarar sağlamayacak boş bir hedef olduğunu şöyle bildirir:

"Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir." (Hicr Suresi, 3)

Allah'a Şirk Koşulmasına Neden Olur

İnsanların beğenisini kazanmak veya onları ezmek, güçlü olduğunu göstermek (Allah’ı tenzih ederiz) için makam, mevki hırsına kapılan kişiler, aslında çok büyük bir günahın içine düşmüş olurlar. Bu günah, Yüce Allah’ın pek çok Kuran ayetinde asla affetmeyeceğini bildirdiği şirktir. Çünkü bu insanlar sahip oldukları mevkinin etkisine kapılarak insanlar üzerinde yaptırım güçleri olduğuna inanır, kendilerini dünyanın sözde en güçlü varlığı gibi görür ve bu sapkın inancın etkisiyle kendilerini ilahlaştırarak Yüce Allah’a ortak koşarlar (Allah’ı tenzih ederiz).

Tarihte sahip olduğu makamın etkisine kapılarak şımaran Firavun’un tavrı ve konuşmaları, bu tür kişilerin kendilerini makam ve mevkileri sebebiyle nasıl ilahlaştırdıklarına çok güzel bir örnek oluşturur. Konu ile ilgili ayetler şöyledir.

Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı: "Dedi ki: "Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz? Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki, o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamadan yoksun olan (biri)dir. Bu durumda (eğer doğruysa), üzerine altından bilezikler atılmalı ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi?" (Zuhruf Suresi, 51-53)

Ayette Firavun örneği ile dikkat çekildiği gibi, makam ve mevki hırsı içindeki kişilerin ortak tutumu, hırslarının akıllarını tamamen kapatmasıdır. Yüce Allah’ın büyüklüğünü ve kendilerine bu makamı verenin O olduğunu unutup, ellerinde tuttukları gücün kendilerine ait olduğunu zannetmeleri elbette çok büyük bir akılsızlık örneğidir. İşte bu düşüncedeki kişiler kendilerini güçlü sanıp ilahlaştırırken, aslında Yüce Allah’ın sonsuz kudretini ve gücünü düşünmedikleri için ahirette O’nun huzurunda küçültülüp, aşağılanacaklarını akledemezler. Kuran’da Yüce Allah’ın Firavun’u uğrattığı son, makam, mevki hırsı içindeki herkesin ibret alması gereken bir sondur:

"… Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğullarının kendisine inandığı (İlah’tan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi. Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz)... " (Yunus Suresi, 90-92)

Ölümü ve Ahireti Unutturur

Yüce Allah bir insanı dünyada olabilecek en yüksek makama yerleştirse, çok büyük mal ve servet verse bile insan bir gün mutlaka ölecektir. Makam, mevki hırsına kapılan insanlar bu gerçeği tamamen göz ardı ederek, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yükselmek için hırsla çabalamaya devam ederler. Bu hırs gözlerini öylesine kör eder ve kalplerini katılaştırır ki onları birkaç on yılla sınırlı olan dünyada makam elde etmek için en üstün makam olan cenneti ve ahireti düşünmekten alıkoyar. Bu şuur kapalılığı içinde cenneti kazanmak için ciddi gayret göstermek yerine, dünyadaki geçici mevkileri elde etmek için çaba sarf ederler. Oysa Allah Kuran’da, dünya için harcanacak çabanın boş ve gereksiz olduğunu; burada elde edilen mal, mülk ve makamın ahirette insana hiçbir fayda sağlamayacağını bildirmiştir:

"Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)' Bize geldiniz ve size lütfettiklerimizi arkanızda bıraktınız..." (Enam Suresi, 94)

Büyük İslam Alimi Bediüzzaman Said Nursi:

"Makam mevki sevgisinden gelen şöhretperestlik ateşiyle ve şan ve şeref perdesi altında insanların sevgisini kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celbetmekle (çekmek) enaniyeti okşamak ve nefsine bir makam vermektir ki, en mühim bir ruhi illet olduğu gibi “gizli şirk” tabir edilen riyakarlığa, bencilliğe kapı açar, ihlası zedeler…"

Makam, Mevki Hırsına Sahip Olanlar, Tutkuyla Bağlı Oldukları Dünyada da Gerçek Mutluluğu Yaşayamazlar

Bütün hedef ve planlarını makam hırsı üzerine kuran bazı kişiler, her türlü adaletsizliği yapmaya açık olurlar. Soğuk, çıkarları doğrultusunda hareket eden, yapmacık, mevki elde edene kadar sınır tanımadan her türlü suçu işleyebilecek, gerektiğinde kendinden daha üst makamda olan birine yaranmak için onu adeta putlaştıran bir tavır içine girebilirler (Allah'ı tenzih ederiz). Karşılarındaki insanları Yüce Allah’ın tecellisi olan güzel özellikleri nedeniyle sevmezler. Onlardan bir çıkar elde edebilmek için seviyormuş gibi görünerek sahte bir yaklaşım sergilerler. Ancak istedikleri makamı elde edince hırslı kişilikleri nedeniyle soğuk, anlaşılmaz kaprisleri olan, büyüklük gururu içinde etrafındaki insanları ezen, kalpleri gibi yüzleri de kaskatı olmuş insanlara dönüşürler. Bu insanların kalplerinde İslam’ın kazandırdığı merhamet, sevgi, şefkat gibi duygulara asla yer yoktur. Bulundukları mevkiyi elde etmek için kişiliklerinden ve hayatlarından verdikleri tavizlerin suçlusu sanki karşılarındaki insanlarmış gibi onlara sözleri ve davranışları ile eziyet ederler. Geçmişte kendileri de kimseyi sevmedikleri için şimdi çevrelerinde olan insanların da onları sevmediğini bilirler. Nitekim yaşlandıkları, hastalandıkları veya herhangi bir nedenle mevkilerini kaybettikleri zaman çoğunlukla yalnız kalırlar. Yalnızlığın getirdiği mutsuzluk ve sıkıntı içinde, sevgisiz ve tek başlarına ölürler.

Makam, Mevki Sahibi Olmak Tek Bir Koşulda İstenir: Hak Dini Tebliğ Etmek İçin

Kuran’da mevki sahibi olmayı isteyen peygamberlerden örnekler verilir. Bu peygamberlerden biri Hz. Süleyman’dır. Kuran’da Hz Süleyman’ın bu konudaki duası şöyledir:

"Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin." (Sad Suresi, 35)

Ayette Hz Süleyman’ı inkârcıların makam, mevki hırsından ayıran çok önemli bir özelliğine dikkat çekilir. Bu özellik Hz Süleyman’ın makamı ve mevkiyi Allah rızası ve O'nun yolunda harcamak için talep etmesidir. Bu ayetle Müslümanların makam, mevki ve mülkü sadece Allah yolunda harcamak gibi onurlu bir görev için istediklerine dikkat çekilir.

Kuran’da Hz Yusuf’un da hükümdardan makam ve mevki istediği haber verilir:

"(Yusuf) Dedi ki: "Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim." (Yusuf Suresi, 55)

Hz. Süleyman gibi Hz Yusuf’un da Yüce Allah’tan makam sahibi olmayı istemesinin nedeni, ülkenin hazinelerini kontrolü altında tutarak ekonomik düzeni sağlamak, insanlar arasındaki adaleti tam olarak gözetmek ve bu biçimde din ahlakının gereği olan güzellikleri insanlara tebliğ etmektir. Nitekim hükümdar, Hz. Yusuf ile konuştuğu an onun güvenilir bir insan olduğunu ve nefsi için hiçbir şey istemeyeceğini hemen anlamıştır.

Kuran’da hükümdarın sözleri şöyle bildirilir:

"... Sen bugün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibisin, güvenilir (bir danışman-yönetici)sin." (Yusuf Suresi, 54)

En Güzel Makam Ahirette Elde Edilir

Makam ve mevkinin üstünlük sağlayacağı inancı kendi nefsini put edinen, Kuran ahlakından uzak yaşayan kişilere ait bir yanılgıdır. İmanı kavrayan müminler ise nefislerinin bu yöndeki isteklerine itibar etmez, üstünlüğü ihlâsta ve samimiyette ararlar. Çünkü bu gibi arzulardan arınan bir insanın dünyada kazanılacak tüm makamların üzerinde bir makama eriştirileceğini, gerçek onur ve şeref sahibi olacağını bilirler. Bu durum Kuran’da şu ayetle bildirilmiştir:

"Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz ve sizi ‘onurlu-üstün’ bir makama sokarız." (Nisa Suresi, 31)

Bu onurlu ve üstün makama layık olabilmek için iman eden bir kimsenin yapması gereken, aşağıdaki ayette hatırlatılan gerçeğin şuuruna varmasıdır:

"Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah’ındır. Güzel söz O’na yükselir, salih amel de onu yükseltir…" (Fatır Suresi, 10)

İzzetin gerçek sahibi Allah’tır ve kişiye en üstün makam olan cenneti kazandıracak olan tek şey de salih olan yani ‘ihlâsla yapılan ameller’ dir.