29.11.07

Allah (cc)'a Gereği Gibi Kulluk Etmek İçin Gösterilen Gayret

Allah (cc)'a Gereği Gibi Kulluk Etmek İçin Gösterilen GayretMüminler Yüce Allah (cc)’a gereği gibi kulluk edebilmek için ahlaklarını hep daha fazlasıyla güzelleştirmeye gayret ederler. Bunu yaparken Allah (cc)’ın tüm insanlara bir nur olarak indirdiği Kuran’ı ve hikmetini çok iyi öğrenmeye çalışırlar ve İslam ahlakını tüm hayatlarına yansıtırlar. İman edenler için en güzel örnek ise sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'dir. Her Müslüman için, Kuran ayetleriyle birlikte, Peygamberimiz (sav)'in hayatı, sözleri ve nasihatleri en önemli rehberdir.

İman edenler, Kuran ahlakına ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine uyarak nefislerini kötülükleden arındırıp en güzel şekilde eğitirler. Yüce Allah (cc)'ın varlığını, birliğini kesin olarak kavradıkları ve Rabbimiz’in hükümlerine karşı gelmekten sakındıkları için nefislerindeki fücuru örtmez, tam aksine açığa çıkararak bunları temizlerler. Bu son derece önemli bir özelliktir. Çünkü fücurdan sakındıkları için, iman edenlerin ruhlarında yaşadıkları bu güzellik, ahlaklarında oluşan temizlik en güzel ve dikkat çekici şekilde dışa yansır.

Buyük İslam alimi İbni Arabi Hazretleri, nefislerini Kuran ahlakına göre eğiterek Allah (cc)’a gereği gibi kulluk eden müminlerin bu durumunu şöyle anlatmıştır:

İşte insan Rabbinin emirlerini ve yasaklarını öğrenince, Allah Teala'nın hakkını ifa edince ve kulluk görevini yerine getirince, kendi nefsini tanımış olur. Kendini tanıyan bir kimse, Rabbini de böylece tanımış olur. Rabbini tanıyan bir kimse ise, Rabbinin emrettiği bir şekilde Rabbine kulluk yapar. (Marifet ve Hikmet-İbni Arabi, s. 131, İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul 1997, Türkçesi: Mahmut Kanık)

Yaşadıkları bu üstün ahlakın sonucunda Müslümanlar, sahip oldukları maddi manevi tüm varlıklarını ve tüm yaşamlarını Allah (cc)'ın rızasını kazanmak ve Rabbimiz'e en güzel şekilde kulluk edebilmek için kullanmaya adar:

"De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi, 162)

Bu ahlaktaki bir mümin yalnızca Allah (cc)'ın hoşnutluğunu arar ve yalnızca O'ndan yardım umar. Yüce Rabbimiz dışında hiç kimseyi hoşnut etme ihtiyacı duymaz, Allah (cc)'tan başkasından medet ummaz. Allah (cc)'ın rızasını kazanabilmek ve ahirette sonsuz kurtuluşa ulaşabilmek için "ciddi bir çaba göstererek" çalışır.

Bu samimi çabalarından ve Allah (cc)'ın rızasını umarak yaşadıkları güzel ahlaktan dolayı Allah (cc) mümin kullarını dünyada ve ahirette kurtuluşa ulaştıracağını bildirmiştir. Kuran'da Allah (cc)'ın müminler üzerindeki bu rahmeti şöyle haber verilmektedir:

"Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır." (Bakara Suresi, 112)

Yeniden Dirilişe İman Etmek Neden Önemlidir?

Yeniden Dirilişe İman Etmek Neden Önemlidir?İman etmeyen insanlar genellikle ölümlerinden sonra tüm insanların yeniden dirileceği gerçeğini kabul etmek istemezler. Ancak bu düşünceden kaçmanın hiçbir faydası yoktur. Çünkü tüm insanlar er veya geç ölecek, kıyamet günü, dünyada yaptıklarının hesabını vermek üzere Yüce Rabbimiz'in huzuruna çıkacaklardır. Ve o gün, sadece dünyada Allah'ın Kuran'da emrettiği şekilde yaşayanlar kurtuluş bulacaklardır. Hesap gününün ardından elbette ki Allah'ın sonsuz adaleti tecelli edecek, suçlular cezalandırılacak, güzel tavır gösteren, Allah'a itaatli olanlar ise ödüllendirileceklerdir. Bu, son derece açık bir gerçektir. Ve böylece din günü, iman etmeyenlerin büyük bir yanılgı içinde oldukları ortaya çıkacaktır.

İman etmeyen kişiler, dünyada yaptıkları davranışlardan sorumlu olduklarını kabul etmeyerek hesap gününü hatırlamak istemezler; bunun sonucu olarak da öncelikle ölümün çok yakın olduğunu akıllarından çıkarmaya çalışırlar. Hatta bu konuda alaycı konuşmalar, espriler yaparak konunun ciddiyetini hafifletmek için uğraşırlar. Çevrelerindeki insanlara ölümün çok uzak, bunu düşünmenin ise gereksiz olduğu yönünde mesajlar verirler. Bu insanlar ölümü düşünmek istemedikleri gibi dirilişi de yakın bir gerçek olarak görmezler. Kuran'da onların bu tür alaycı tavırlarından örnekler verilmiştir:

O kimse ki, anne ve babasına: "Öf size, benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni (diriltilip) çıkarılacağımla mı tehdit ediyorsunuz?" dedi. O ikisi (anne ve babası) ise Allah'a yakararak: "Yazıklar sana, iman et, şüphesiz Allah'ın va'di haktır." (derler; fakat) O: "Bu, geçmişlerin masallarından başkası değildir" der. (Ahkaf Suresi, 17)

Dediler ki: "Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?" De ki: "İster taş olun, ister demir." "Ya da göğüslerinizde büyümekte olan (veya büyüttüğünüz) bir yaratık (olun)." Bizi kim (hayata) geri çevirebilir" diyecekler. De ki: "Sizi ilk defa yaratan." Bu durumda sana başlarını alaylıca sallayacaklar ve diyecekler ki: "Ne zamanmış o?" De ki: "Umulur ki pek yakında." (İsra Suresi, 49-51)

Kuran ahlakını yaşamadıkları için gerçekleri kavrayamayan bu insanların, ayette de belirtildiği gibi diriliş hakkındaki bu akıldışı sorularına karşı en güzel cevaplar Kuran'da şu şekilde bildirilmiştir:

İnsan, onun kemiklerini Bizim kesin olarak bir araya getirmeyeceğimizi mi sanıyor? Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz. (Kıyamet Suresi, 3-4)

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?" De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." (Yasin Suresi, 77-79)

İman Etmeyenleri Bekleyen Son

İman etmedikleri için, ölümden sonraki yaşamlarında sonsuz azapla karşılık göreceklerini anlayamayan insanlar, sadece geçmişte değil her dönemde bulunabilmektedir. Bu insanlar çoğu zaman dini değerlere karşı saygıya uygun olmayan tavırlar sergileyebilmekte, olaylar karşısında verdikleri tepkilerle, hatta yaptıkları esprilerle insanların bilinçaltlarını dini değerler konusunda olumsuz yönde etkilemeye çalışabilmektedirler.

İnsanı ve yeryüzündeki canlı cansız tüm varlıkları yaratan Allah'tır. Her insan Allah'ın Kuran ile bildirdiği din ahlakını yaşamakla yükümlüdür. Bazı insanların bu gerçeği kabul etmiyor olmaları, onları bu sorumluluktan kurtarmaz. Çünkü "din günü" geldiğinde her insan dünya hayatında yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak mutlaka görecektir. İman etmeyen bir kişinin yaptıklarının sonucunda karşılaşacağı azap ise dünyadaki hiçbir acı ile kıyaslanamayacak derecede şiddetli ve sürekli olacaktır.

İman Etmeyenlerin Kıyamet Günündeki Durumları

Kıyamet günü insanların tümünün gerçeği açıkça gördükleri andır. İman etmeyen bir insan, karşılaşacağına asla inanmadığı, hatta bu inançsızlığının sonucunda sürekli reddettiği ve hayatı boyunca düşüncesinden kaçtığı ahiret gerçeği ile artık karşı karşıya kalacaktır. Dünyadaki yanılgısının sonucunu görecek, geri dönüş çareleri arayacak, ama bir sonuç elde edemeyecektir.

Kıyamet günü tüm insanlar, "kabul etseler de, kabul etmeseler de" Allah'ın Kuran'da bildirdiği o güne ait olayların hepsini yaşayacaklardır. Sur'a üfürülüşün ardından, benzeri görülmemiş olaylar meydana gelecek, yer ve gök paramparça edilecek, tüm insanlar yeni bir yaratılışla tekrar diriltilecektir. O gün iman etmeyenler ile iman edenlerin kesin bir ayrılışla ayrılacakları, ebedi yurtlarına sevk edilecekleri gündür. Bu günde yeniden yaratılan gök ve yer artık ebedi hayata ait olan mekanlardır. Her insan tek başına Yüce Allah'ın huzuruna çıkarılacak, O'nun karşısında dünya hayatı boyunca yaptıklarının hesabını en küçük ayrıntısına kadar verecektir.

Görüşün keskinleşeceği o gün öğüt almayıp, iman etmeyenler -Allah'ın dilemesi dışında- sonsuza kadar kalacakları cehenem hayatına sürükleneceklerdir. Ayetlerde bildirilen cehennem azabıyla karşılaşmak istemeyen insanların yapması gereken ise, bir an önce Allah'ı gerektiği gibi
tanıyıp takdir etmek ve Kuran'da bildirilen güzel ahlakı eksiksiz olarak yaşamaya başlamaktır.

20.11.07

Allah 'ın Rızasını Üstün Tutmak

Her Şart ve Ortamda Allah (cc)'ın Rızasını Üstün Tutmakİman eden bir kimsenin en dikkat çeken özelliklerinden biri, nasıl bir ortam içinde yetişirse yetişsin ya da nasıl şartlar altında olursa olsun, eğer Kuran ahlakının yaşanmadığı bir ortamsa vicdanı ile bu yapının bir parçası olmayı asla kabul etmemesi, Allah (cc)'ın beğeneceği ahlaktan asla taviz vermemesidir. Aksi bir davranış şeklini kendine yakıştırmaması, insanların gaflet içerisinde olmasından olumsuz bir şekilde etkilenmemesidir. Mümin kişi bu ahlakından dolayı, çevresindeki tüm insanların tepkilerini alacağını, dostluklarını ve sevgilerini kaybedeceğini bilse bile, bu inancına ters düşecek tek bir düşünce ya da harekete tenezzül etmez.

Cahiliye ahlakını yaşayan insanlar ise çoğu zaman bunun tam tersi bir tavır sergilerler. Bulundukları toplum içinde kendilerine çevre edinebilmek, maddi imkanlar elde edebilmek, çıkara dayalı dostluklar kurabilmek için kişiliklerinden kolaylıkla ödün verebilirler. Bu anlayışı yaşayan insanların sayıca çok olmasına aldanabilir, kendilerince kuvvet ve onurun çoğunluğa uymakla elde edilebileceğini zannedebilirler. Oysa bu düşünce Kuran'a göre tamamen yanlıştır. Yüce Allah (cc) aşağıdaki ayetlerinde asıl izzet ve şerefin iman edip Müslüman ahlakını yaşamakla, Allah (cc)'ın rızasına uymakla ve bu inancı yaşayan insanlarla birlikte olmakla kazanılacağını bildirmiştir:

"Onlar, mü'minleri bırakıp kafirleri dostlar (veliler) edinirler. 'Kuvvet ve onuru (izzeti)' onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, 'bütün kuvvet ve onur,' Allah'ındır." (Nisa Suresi, 139)


Bu nedenle samimi bir Müslüman, tüm çıkarlarını ve elindeki imkanlarını kaybetmek uğruna da olsa, bu ahlaki sistemin işlemesine destek veren bir insan olmayı kabul etmez. Kendisini, şartlara ve çevresine uyum sağlama gibi bir mecburiyet içinde hissetmez. Aksine Allah (cc)'ı razı edecek şartlar ne ise bunları oluşturma çabasında olur. Bu onurlu ve ihlaslı karakterin karşılığı olarak Yüce Rabbimiz salih Müslümanları hem dünyada hem de ahirette mükafatlandıracağını ayetlerde şöyle bildirmiştir:

"İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenlerin (çaba harcayanların) Allah Katında büyük dereceleri vardır. İşte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır. Rableri onlara Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisinde sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. Onda ebedi kalıcıdırlar. Şüphesiz Allah, büyük mükafat Katında olandır." (Tevbe Suresi, 20-22)

Büyük İslam alimi İmam Gazali, Allah (cc)'ın rızasının dünyevi hiçbir şeye değişilmeyeceğini müminlere şöyle hatırlatmıştır:

... İşte bir kulun alemlerin Rabbinden alacağı rıza, mükafat, övgü ve sevap ile yetinmeyerek bunun yanında insanlardan elde edeceği övgü ve dünyalıklar, milyonlara hatta dünya ve içindekilerden daha fazlasına nisbetle bir kuruş kadar bile değer ifade etmez. O halde, şu değersiz dünyalıklar karşılığında Allah Teala'nın Yüce ve değerli ikramlarını kaybetmek apaçık bir aldanış değil midir?...
(İmam Gazali, Cennete Doğru (Yedi Geçit) Minhacü’l-Abidin s. 264-265)

İman Edenlere Nasip Olan İlim

İman Edenlere Nasip Olan İlimMüminler Kuran’ı çok iyi bilen, Kuran’daki hikmeti akıllarında tutarak hayatlarının her anında Kuran’da tarif edilen güzel ahlakı yaşamaya gayret gösteren, Peygamberimiz (sav)’in yaşantısını kendilerine örnek alan kişilerdir.

Dünya hayatının gerçek yüzünü bilip, asıl hayatı olan ahiret için hazırlık yapan bir müminin Allah (cc) korkusu ve sevgisi çok derindir. Derin iman sahibi müminlerde büyük bir akıl, feraset, basiret oluşur. İman edenlere nasip olan bu ilim onları Allah (cc)’ın hoşnut olmadığı tüm kötü tavırlardan, ruh hallerinden, düşüncelerden uzakta tutar. Unuttukları ve yanıldıkları için yaptıkları hatalar üzerinde ise ısrar etmez, hemen telafi etme yönünde bir çaba içine girerler. Allah (cc) Kuran’da müminlere şöyle buyurmaktadır:

"... Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir." (Al-i İmran Suresi, 134 - 135)

İnsan gaflete düşebilen, unutan, yanılabilen, hata yapabilen bir varlıktır. Her an, pek çok konuda eksik düşünebilir, yanlış bir karar verebilir, hatalı bir tavır sergileyebilir. Bu nedenle de Allah (cc)'ın sonsuz şefkati ve merhameti insanlar için çok büyük bir lütuf, çok büyük bir nimettir. Hata yapan müminin yapması gereken, hatasından ibret almak, pişman olup doğruya yönelmek, vakit geçirmeden Yüce Allah (cc)'a sığınmak ve bir daha o hatayı tekrarlamamak için gayret göstermektir.

Büyük İslam alimi İmam Gazali Hazretleri, gerçek ilim sahiplerinin Yüce Allah (cc)’a olan derin bağlılıklarını ve nasıl bir hassasiyet içinde olduklarını Delaletten Hidayete adlı eserinde şöyle anlatmaktadır:

Hakiki alim, günahı ancak yanılmak suretiyle işler. O günah işlemekte asla ısrar etmez. Zira hakiki ilim, günahın öldürücü bir zehir, ahiretin de dünyadan daha hayırlı olduğunu öğretendir. Bunu bilen kimse, daha hayırlı olanı, daha kötüye değişmez. Bu ilim, insanların çoğunun meşgul olduğu çeşitli ilimlerle elde edilmez... Hakiki ilimse, sahibinde Allah’a karşı haşyet ve korkuyu arttırır. Bu korku kendisiyle günahları arasına girer. Ancak beşerin kurtulamadığı hatalar müstesnadır. Bunlar imanın zayıflığını göstermez. Mümin hatalara düşerse de, çok tevbe edicidir. Günah işlemekte israr etmez.(Dalaletten Hidayete, İmam-ı Gazali, s. 95, Tercüme: Prof. Dr. Ahmet Subhi Furat, Şamil Yayıncılık - İst.)

Müminler hata yapmamaya, Allah (cc)'ın sınırlarını korumaya çok özen gösterirler. Aynı şekilde hatalardan sonra tevbe edip sonsuz merhamet sahibi Yüce Allah (cc)'tan bağışlanma dilemek de çok üstün bir mümin özelliğidir.

İman ve Güzel Ahlak

İman Olmadan Gerçek Anlamda Güzel Ahlak Yaşanamazİnsan güzel ve değerli olan tüm vasıflara ancak Allah (cc)'ın hükümlerine ve Kuran ahlakına uyarak sahip olabilir. Allah (cc) Kuran'da insanlara doğruluğu, adaleti, sabrı, fedakarlığı, vefayı, sadakati, kararlılığı, itaati, alçakgönüllülüğü, hoşgörüyü, şefkati, merhameti, öfkeyi yenmeyi ve daha birçok üstün ahlak özelliğini emretmiştir. Bunların aksi olan tüm ahlak bozukluklarından da sakınılmasını bildirmiştir.

Kuran'da bildirilen bu üstün ahlakı yaşamak ise, kişinin Allah (cc) korkusunun şiddetine, dolayısıyla vicdanının sesine uymasına bağlıdır. Çünkü bir insan Allah (cc)'tan ne kadar çok korkarsa ve vicdanının gösterdiği doğrulara ne kadar kesin bir şekilde tabi olursa, Allah (cc)'ın Kuran'da bildirdiği ahlakı yaşama konusunda o kadar kararlı olur. Aksi durumdaki bir kişi ise Kuran ahlakını yaşamakta sebat gösteremez, süreklilik sağlayamaz. Zaman zaman, Allah (cc)'ın güzel olarak gösterdiği ahlakın bazı özelliklerini uygulayabilse bile, çıkarlarıyla çatıştığı durumlarda Kuran'a uygun olmayan tavırlar sergileyebilir.

Bu, aynı zamanda da samimi olarak iman eden kişilerle, imanı yüzeysel olarak yaşayan kimseler arasındaki farkı açık bir şekilde ortaya koyar. Kesin imana sahip olan bir kişi güzel ahlak örneklerini hayatının her anında, asla vazgeçmeden, diğer insanlardan kat kat daha yoğun ve üstün bir biçimde gösterir. Sabrın en fazlasını, fedakarlığın en güzelini, teslimiyetin en mükemmelini, Allah (cc) sevgisinin en şiddetlisini yaşamaya gayret eder. Ve bu sebeple de diğer insanlar içerisinde ahlaki vasıfları ile öne geçer. Allah (cc)’ın Kuran'da bildirdiği gibi "takva sahiplerine önder" olabilecek bir ahlak gösterir.

Hedefi Rabbimiz'e yakınlaşmak, O'nun hoşnutluğunu ve rızasını kazanmak olduğu için, şartlar ne olursa olsun, günün yirmi dört saati boyunca vicdanının sesine kulak verir. Ne yorgunluk, ne uykusuzluk, ne de günlük hayatın kargaşası, salih müminlerin doğru bildikleri bir şeyi gözardı etmelerine neden olmaz. En sıkışık anlarında, en acil işlerinde bile, vicdanlarıyla hemen doğruyu görür ve en hayırlı olan tavra yönelirler.

Kuran’da müminlerin hayatlarının her safhasında, şartlar her ne olursa olsun güzel ahlak gösterebilmelerinin sebebinin ‘iman etmeleri ve yalnızca Rabbimiz'in rızasını amaçlamaları olduğunu’ şöyle dile getirdikleri bildirilmektedir:

"Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkuyoruz. "(İnsan Suresi, 9-10)

Müminler, gösterdikleri güzel bir ahlak özelliği ya da yaptıkları bir iyilik için kimseden bir karşılık beklemezler. Allah (cc)'ın rızasını kazanmayı ummanın sevinci, onlar için dünyada alabilecekleri tüm karşılıklardan çok daha üstündür.

Müminlerin bu konudaki yine imandan kaynaklanan bir diğer özellikleri ise, hayatları boyunca büyük bir kararlılıkla yaşadıkları güzel ahlakta sınır tanımamaları, sürekli olarak daha da üstün bir ahlaka ulaşmak için çaba harcıyor olmalarıdır. Rabbimiz Kuran ayetlerinde insana kendisini hiçbir konuda yeterli görmemesi gerektiğini bildirmiştir:

"Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden. " (Alak Suresi, 6-7)

İşte bu sebeple Allah (cc)'a ve ahiret gününe inanan her kişinin, ahlakı ne kadar mükemmel olsa dahi, yine de bununla yetinmemesi ve Kuran'da emredilen ahlakı gücünün yettiğinin en fazlasıyla yaşamayı hedeflemesi gerekir. Böyle bir hedefi olan kişi cennete girmeyi ve sonsuz hayatını orada peygamberlerle, salih müminlerle, şehitlik makamına ulaşmış kişilerle ve doğru sözlü insanlarla geçirmeyi umabilir.

Rabbimiz Kuran'da böyle samimi bir iman ile güzel ahlakı yaşayan kullarına hem dünyada, hem de ahirette iyilik vaat etmiştir. Onları rahmetiyle kuşatmış, onlardan razı olmuş ve onlara sevgisini ve hoşnutluğunu yöneltmiştir. Kuran'da bu şerefli karşılık müminlere şöyle müjdelenmiştir:

"… Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. "
(Tevbe Suresi, 100)

İbadette Kararlı Olmak

"Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmiştir. O, üstün ve güçlü (aziz) olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Diriltir ve öldürür. O, her şeye güç yetirendir. O, Evveldir, Ahirdir, Zahirdir, Batındır. O, her şeyi bilendir. Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden O'dur. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir. Her nerede iseniz, O sizinle beraberdir, Allah, yaptıklarınızı görendir." (Hadid Suresi, 1-4)

İbadet, kulluk anlamına gelir. Yani insanların kul olarak Allah için yaptıkları her eylem, konuşma, hal ve tavır birer ibadettir. Namaz bir insan için nasıl önemli ve farz olan bir ibadetse, aynı şekilde öfkeyi yenmek, güzel söz söylemek, insanları uyarıp korkutmak, zanda bulunmamak ya da tartışmacı olmamak da bir ibadettir.

"Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir; şu halde O'na ibadet et ve O'na ibadette kararlı ol. Hiç O'nun adaşı olan birini biliyor musun? " (Meryem Suresi, 65)

"Kararlılık", bir konuda sebat göstermek, sonuca ulaşmada hiçbir engel tanımamak ve azimle gayret ederek her ne olursa olsun yapması gerekenleri yerine getirmek anlamına gelir. Yukarıdaki ayette geçen kararlılık da bu anlamda kullanılmıştır. Allah Müslümanlardan sadece ibadet etmelerini değil, aynı zamanda ibadette kararlı olmalarını istemektedir.

Ancak insanlar ibadette kararlı olmayı çok kısıtlı değerlendirirler. Çünkü ibadet kelimesinin sadece namaz, oruç, hac, zekat gibi kişinin üzerine farz olan hükümler anlamına geldiğini zannederler. Halbuki ibadet, kulluk anlamına gelir. Yani insanların kul olarak Allah için yaptıkları her eylem, konuşma, hal ve tavır birer ibadettir. Namaz bir insan için nasıl önemli ve farz olan bir ibadetse, aynı şekilde öfkeyi yenmek, güzel söz söylemek, insanları uyarıp korkutmak, zanda bulunmamak ya da tartışmacı olmamak da bir ibadettir. Bu nedenle Allah'ın "ibadette kararlı ol" emri hem fiili ibadetler hem de ahlak için geçerlidir.

Allah, Müslümanlara dinlerinde kararlı olmaları emrini verirken, Kuran'ın bir çok ayetinde Müslümanların kararlılığının deneneceğini bildirir. Ayetler geçmişte yaşayan Müslümanların ve peygamberlerin hayatlarından kesitler sunarken, sık sık onların imanlarının ve kararlılıklarının denendiği olaylardan örnekler verir. Çünkü bu tip zamanlar, Müslümanların Allah'a olan bağlılıklarını ve sadakatlerini ispat edecekleri değerli fırsatlardır.

Allah, Müslümanların dinlerine olan bağlılıklarının denendiği zamanlara dair en çok, inkarcıların sözlü ya da fiili saldırı anlarını örnek verir. Ya da Müslümanlara iftira atıldığı, insanların topluca yüz çevirdiği, bir hastalık dokunduğu, açlık, susuzluk, yorgunluk olduğu, zor ve tehlikeli bir durumla karşı karşıya kalındığı ve özellikle kişinin canının risk altına girdiği anlar örnek olarak verilir. Bu tip durumlar Müslümanların kendi dinlerini yaşamada ve yaşatmada sebat edeceği durumlardır.

Bir de Allah'ın büyük bir bolluk, sağlık, dinçlik, zenginlik veya iktidar verdiği durumlar vardır ki, bu zamanlar da kişinin gevşekliğe düşmemesi ve onun dinini yaşamadaki kararlılığını göstereceği çok değerli zamanlardır. Yani Müslümanlar hem zorluk hem de kolaylıkla denenirler. Her iki durum da Müslümanların tavrında olumsuz bir değişikliğe yol açmaz.

Allah insanları kimi zaman bolluk ve zenginlikle kimi zamanda darlık ve sıkıntıyla denemektedir. Bütün bu durumlarda insana düşen büyük bir kararlılıkla Allah'ın rızasını aramaya devam etmektir.

Öfkeyi yenmek güzel söz söylemek ve insanları Kuran'la uyarıp korkutmak ta Allah'ın insanlara Kuran'da emrettiği ibadetlerdendir.

Gaybe İman Etmek

Gaybe İman EtmekYüce Allah’ın “…Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok…” (Bakara Suresi, 32) ayetinde bildirdiği üzere, her konuda tek bilgi sahibi olan Yüce Rabbimiz’dir. Kullarına bilgisinin dilediği kadarını açan Allah’ın sonsuz ilminin önemli örneklerinden biri gayb haberleridir. Tüm yaşamını Allah’ın rızasını kazanmak için geçiren müminlerin en önemli özelliklerinden biri ise, Rabbimiz’in Kuran’da bildirdiği ve Peygamber Efendimiz (sav)’e vahyettiği bu gayb haberlerine olan samimi imanlarıdır. Sonsuz ilim sahibi Yüce Allah, Kuran’ın birçok ayetinde gaybı bilenin, yalnızca Kendisi olduğunu bildirmektedir. Bu ayetlerden biri şöyledir:

(Allah:) “Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver” dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: “Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da Ben bilirim.” (Bakara Suresi, 33)

Gayba ait bilgilerin, genellikle sadece geleceğe ait, bilinmeyen bilgiler olduğu düşünülmektedir. Oysa gayb hem geçmiş hem de geleceğe dair haberleri içermektedir. Geçmişte yaşananlar da gelecekte yaşanacak olanlar da Allah Katında saklı bulunan bilgilerdir. Ancak Allah, Kendi Katında bulunan gayb bilgilerinden bazılarını, elçileri vasıtasıyla insanlara bildirerek bunları bilinir, müşahede edilir hale getirmektedir. Örneğin Yüce Allah bazı Kuran ayetlerinde geçmişe yönelik bilgiler vererek, Peygamberimiz (sav)’e bunların gayb haberleri olduğunu şu şekilde bildirmiştir:

Bunlar: Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordun. Şu halde sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç takva sahiplerinindir. (Hud Suresi, 49)

Ayetlerde de bildirildiği üzere Yüce Allah Peygamberimiz (sav)’e henüz yaşanmamış bazı olaylardan da haberler vermiştir ki, bunlar geleceğe dair gayb haberleridir. Örneğin Mekke’nin fethi (Fetih Suresi, 27) ve Rum’un putperestlere karşı galibiyeti (Rum Suresi, 3-4), bu olaylar henüz yaşanmadan önce Peygamberimiz (sav)’e bildirilmiştir. Peygamberimiz (sav)’in kıyamet alametleri, ahir zaman gibi konulardaki hadisleri de, herşeyi bilen Allah’ın kendisine bildirdiği geleceğe dair gayb bilgileridir.

Kuran’da peygamberlere ve diğer bazı salih müminlere de gayba ait bilgiler verildiği bildirilmektedir. Örneğin Hz. Yusuf’a kardeşlerinin tuzaklarının boşa çıkacağı haber verilmiş (Yusuf Suresi, 15), Hz. Musa’nın annesine, suya bıraktığı çocuğunun yaşayacağı ve peygamber olacağı bildirilmiştir. (Kasas Suresi, 7)

Kısacası, bizim geçmiş ve gelecek olarak isimlendirdiğimiz olay ve bilgilerin tamamı, Allah Katında saklı duran gayb haberleridir. İlim bakımından herşeyi kuşatan Allah, dilediği zaman dilediği kişiye bu haberlerden bazılarını vererek, gaybın bir kısmını insanlar için bilinir hale getirmektedir.

Gaybe İman Etmek Bir Mümin Vasfıdır

Yüce Allah’ın kullarına bir hidayet rehberi ve öğüt olarak indirdiği Kur’an-ı Kerim’de müminlerin en belirgin özellikleri şöyle bildirilmiştir:

Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. Ve onlar sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler, ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar. İşte bunlar Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler. İşte kurtuluşa erenler bunlardır. (Bakara Suresi, 3-5)

Ayetlerde, kurtuluşa erecek olanların ancak bu sayılan özelliklere sahip olan müminler olacağı bildirilmektedir. Bu özelliklerin en başında ise gaybe iman bildirilmektedir. Allah’ın kontrolünde olduklarını bilen müminler, kainatta insanın tam olarak kavrayamadığı başka hakikatlerin de olduğunun bilincindedirler. Her insan ancak belli şeyleri görebilir, belli şeyleri duyabilir, aklının alabildiği, Yüce Allah’ın izin verdiği kadarını anlayabilir. Bu acizliklerinin farkında olan ve Allah’a gönülden iman eden müminler bu nedenle, Allah’ın Kuran’da kendileri için gayb olduğunu bildirdiği hakikatlere de gönülden iman ederler.

Kendilerine Özel İlim Verilenler

Allah’ın kendilerine özel ilim verdiği kişiler, bu ilim sayesinde Allah’ın izniyle geçmişten ve gelecekten haber verebilmekte, yaşanan olayların iç yüzünü görmekte, bunlardan farklı sonuçlar çıkarabilmektedirler. Örneğin Kuran’da bildirilen ve Hz. Musa’nın kendisine ilminden öğretmesi için tabi olduğu ilim sahibi kişi bunlardan biridir. Hz. Hızır olduğu kabul edilen bu kişi Allah’ın kendisine bildirdiği kadarıyla olayların iç yüzünü, nasıl gelişeceğini bilebilecek bir ilme sahiptir. Bu nedenle gelişecek olaylara göre önceden tedbir alabilmektedir. Yüce Allah’ın kaderde belirlediği bu tedbirler, dışarıdan bakan ve bu ilmin bilincinde olmayan birisine şaşırtıcı gelebilmektedir.

Hz. Muhammed (sav) de Allah’ın izniyle gaybtan, geleceğe dair birçok haber vermiştir. Ahir zamana dair verdiği haberler, meydana geleceğini söylediği olaylar günümüzde bir bir gerçekleşmektedir.

Kuran’da bildirildiği üzere Hz. Yusuf da, yaşanacak olayları önceden bilmekte, rüyaları yorumlayarak (Yusuf Suresi, 21) meydana gelecek olayları haber verebilmektedir.

Hz. Süleyman’a ise bazı canlıların konuşma dili öğretilmiş, kuşlar, şeytanlar ve rüzgarlar emrine verilmiştir. (Sad Suresi, 36-38) Rabbimiz, kendilerine özel ilim verilen elçileriyle ilgili olarak ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.) Ancak elçileri (peygamberleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer. (Cin Suresi, 26-27)

Cinler Gaybı Bilemez

Bazı insanlar cinlerin gaybı bildiği yönünde yanlış bir inanışa sahiptir. Ancak gayb konusunda cinler de tıpkı insanlar gibi Allah’ın bildirdiği dışında herhangi bir bilgiye sahip değillerdir. Gaybe dair söyledikleri ise birer zan ve tahminden ibarettir. Nitekim emrindeki cinlerin, yere yığılıp düşene kadar Hz. Süleyman’ın öldüğünü dahi anlayamamaları bu konudaki en açık delillerden biridir. Kuran’da bu durum şöyle bildirilmektedir:

Böylece onun (Süleyman’ın) ölümüne karar verdiğimiz zaman, ölümünü, onlara, asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine aşağılanıcı bir azap içinde kalıp-yaşamazlardı. (Sebe Suresi, 14)

Kuran’da Kehanette Bulunmak Yasaklanmıştır

Günümüzde sık sık karşılaştığımız, gelecekten veya geçmişten haber verdiğini iddia eden kahinler ve falcıların da gaybı bilmeleri mümkün değildir. İman etmeyen cinlerle işbirliği halinde olan bu kişiler, zan ve tahminle yalan söylemektedirler. Kehanet adı verilen bu uydurmalar, Allah inancı zayıf bazı insanlar üzerinde etkili olabilmektedir. Allah’ın belirlediği kader dışında hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceğini bilmeyen bu insanlar korku ve endişeye kapılmakta, kendilerince tedbir almak amacıyla akıl ve mantık dışı şeyler yaparak komik duruma düşmekte, böylece şeytanın oyununa gelmektedirler.

Daha önce de belirttiğimiz gibi gaybı yalnızca Yüce Allah ve O’nun dilemesiyle ilim verdiği kişiler bilebilirler. Falcılık ile geleceğe ve geçmişe dair bilgiler edinip bunlara göre hareket etmenin sapkın ve kötü ahlak özelliklerinden olduğu bir ayette şöyle bildirilmektedir:

Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. (Maide Suresi, 90)

Allah’ın Yarattığı Kader Kusursuzdur

Sonsuz ilim sahibi olan Yüce Rabbimiz, kainattaki tüm varlıkları bir kader ile yaratmıştır. Allah’ın yarattığı kader kusursuzdur. Müminler de, kendileri için bir gayb olan kadere inanırlar ve Allah’ın onu en mükemmel şekilde yarattığını, sonuçta kendileri için en güzel ve hayırlı olanın gerçekleşeceğini bilirler. Nitekim Allah, iman eden kullarına vaatte bulunmuş, onları en güzel sonuç olan cennetle müjdelemiştir. Kuran ayetlerinde şu şekilde bildirilmektedir:

Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunanlar (onların dışındadır); işte bunlar, cennete girecekler ve hiçbir şeyle zulme uğratılmayacaklar. Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu) Kendi kullarına gaybtan vadetmiştir. Şüphesiz O’nun va’di yerine gelecektir. (Meryem Suresi, 60-61)

Müslümanlara Düşen Sorumluluk

İçinde bulunduğumuz dönem, hem din ahlakının yaygınlaşmasının önemini açıkça göstermekte, hem de Müslümanlara gerçek din ahlakını insanlara anlatmak için çok fazla imkan sağlamaktadır. 19. yüzyıl toplumların hızla din ahlakından uzaklaştıkları, din dışı ideolojilerin güç kazandığı bir dönem olmuştu. Bu durum 20. yüzyılın ilk yarısında insanlara çok büyük felaketler getirdi. Halen de çeşitli ülkelerde yaşanan gerilim ve çatışmalar, pek çok insana büyük acılar getiren açlık, fakirlik, ahlaki çöküntü, toplumsal dejenarasyon gibi temel sorunlar köklü çözümler beklemektedir. Ayrıca İslam dünyasının içinde bulunduğu mevcut durum da, gerçek din ahlakının mümkün olduğunca çok insana, mümkün olduğunca kısa süre içerisinde en ilgi çekici, en etkileyici ve -Allah'ın izni ile- en hikmetli şekilde ulaştırılması gerektiğini göstermektedir.

Bu büyük sorumluluk, tüm Müslümanlar tarafından paylaşılmalı, her birey kendi imkanları ölçüsünde Kuran ahlakını yaymak için çaba göstermelidir. Bu çabanın, Rabbimiz'in dilemesiyle, neticeye ulaşabilmesi ise, Allah'ın Kuran'da bize gösterdiği, Peygamber Efendimiz'in hayatı boyunca uyguladığı tebliğ yöntemlerinin uygulanması ile mümkündür.

Kuran'da peygamber kıssalarında, gönderilen her peygamberin toplumların önde gelenleri ile fikri bir mücadele içinde oldukları bildirilmektedir. Toplumun önde gelen insanları fikirleri ve hayat tarzları ile tüm toplum üzerinde etkili olan, onları kendi istedikleri şekilde yönlendirebilen çevrelerdir.

Bu çevrelerde yaşanacak ideolojik değişiklik tüm toplumu etkiler. Bugün de tebliğ yapacak Müslümanların, toplumları neyin etki altına alıp din ahlakından uzaklaştırdığını iyi tespit etmeleri ve bu unsurlarla fikri alanda mücadele etmeleri gerekmektedir. Günümüz toplumlarına baktığımızda ise, insanları din ahlakını yaşamaktan alıkoyan en önemli unsurların başında, din dışı ideolojilerin toplumların düşünce yapılarında meydana getirdiği tahribatın olduğunu görürüz. Söz konusu ideolojilerin en önemlileri ise ateizm ve materyalizmdir.

Aslında kökü Sümerlere kadar uzanan materyalizm, 19. yüzyılda Charles Darwin'in ortaya attığı evrim teorisi ile sözde bilimsel bir dayanak kazanmış ve materyalistler asırlardır açıklamasını yapamadıkları "evren ve canlılık nasıl var oldu?" sorusuna bu bilim dışı teori ile açıklama getirebildiklerini sanmışlardır. Darwin, doğanın içinde, cansız maddeyi canlandıran ve sonra da ondan milyonlarca farklı canlı türü türeten bir mekanizma olduğunu iddia etti ve pek çok kişiyi bu yanılgıya inandırdı. 19. yüzyılın sonlarında, ateistler, kendilerince her şeyi açıkladığını sandıkları bir "dünya görüşü" oluşturmuşlardı: Evrenin yaratıldığını inkar ediyor, buna karşı "evren sonsuzdan beri vardır, başlangıcı yoktur" diyorlardı. Evrendeki düzen ve dengenin tesadüflerin sonucu olduğunu ileri sürüyor, kainatta hiçbir amaç bulunmadığını iddia ediyorlardı. Bu sapkın inanış toplumlarda büyük tahribata neden oldur. Allah'ın varlığını ve din ahlakını inkar eden, insanların kimseye karşı sorumlu olmadıkları yalanını telkin eden bu batıl dünya görüşü, bencil, çıkarcı, saldırgan, acımasız bireylerin sayısının artmasına, daha da kötüsü bu kötü ahlak özelliklerinin makul karşılanmasına neden oldu. Yardımlaşma, fedakarlık, sabır, vefa gibi din ahlakının insanlara öğrettiği erdemler toplum hayatından neredeyse tamamen çıkarıldı. Uzun yıllar süren propagandaların etkisi ile insanlar Darwinizm'in bilimsel bir teori olduğu aldatmacasına inandılar. Okullarda verilen derslerde, gazetelerde yar alan yazılarda, çeşitli televizyon programlarında, hatta filmlerde, şarkılarda, eğlence sektörünün değişik alanlarında "insanın atasının maymun olduğu yalanı" adeta tartışmasız bir gerçekmiş gibi lanse edildi.

Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilim dünyasında yaşanan gelişmeler, evrim teorisinin büyük bir safsatadan ibaret olduğunu delilleri ile gözler önüne serdi. Ne var ki, teoriyi sahiplenip propagandasını yapanlar sadece ideolojik kaygılarla bu bilim dışı teoriyi kabullenmişlerdi. Ve Darwin'in teorisinin geçersizliğinin ortaya çıkmasıyla, dünya görüşlerinin tamamen yıkılacağını, yani materyalist ve ateist ideolojilerin yerle bir olacağını gayet iyi biliyorlardı. Evrenin ve kendisinin Darwinist ve materyalistlerin iddia ettiği gibi tesadüflerin eseri olmadığını gören bir insan, doğal olarak herşeyin nasıl var olduğu sorusunun cevabını arayacak ve bu arayış onu tek bir gerçeğe götürecektir: Üstün bir Yaratıcı herşeyi yoktan var etmiştir. Bu gerçeği anlayan insan, tüm yaşantısını doğal olarak Yaratıcımız'ın emirlerine göre şekillendirecek, diğer bir deyişle din ahlakını yaşamaya başlayacaktır. Bu ise, asırlardır din ahlakına karşı mücadele vermiş olanlar için büyük bir yenilgi anlamına gelmektedir. Günümüzde Darwinizm'in ısrarla savunulmasının temelinde bu gerçek yer almaktadır.

İşte Müslümanlara da bu noktada çok önemli görevler düşmektedir. Müslümanlar, din ahlakını anlatabilmek için öncelikle insanların din ahlakından uzaklaşmalarına neden olan fikri gerekçeleri ortadan kaldırmaları, toplumlarda zihinsel kirliliği gidermelidirler. Ateizm ve materyalizmin fikren çökmesi için temel dayanak noktasının ortadan kaldırılması lazımdır. Tutunacak noktası kalmayan, temelleri yıkılmış ideolojilerin ayakta kalamayacağı açıktır. Bu nedenle Darwinizm'in gerçek yüzünün deşifre edilmesi, mantıksızlıklarının, yanılgılarının açıklanması, bilimsel hiçbir dayanağının olmadığının insanlara anlatılması, insanları, büyük bir aldanışın içinden kurtaracak ve doğru yolu görmeleri için önemli bir vesile olacaktır. Bugün hala konuyu inceleme imkanı bulamayan, kulaktan dolma bilgilerle hareket eden pek çok insan Darwinizm'i geçerli bir akım sanmakta ve din ahlakından uzak kalmaya devam etmektedir. Bu uzaklaşmanın önüne geçmek ise, Darwinizm'in iflas etmiş bir ideoloji olduğunun insanlara duyurulması ile mümkündür.

Bununla birlikte, yapılması gereken önemli bir çalışma da Rabbimiz'in varlığının delillerini, üstün yaratışının eserlerini, eşsiz sanatının örneklerini insanlara göstermektir. Pek çok İslam alimi, iman hakikatlerini öğrenmek ve anlatmanın önemine dikkat çekmektedirler. Bu hakikatler, Allah'a iman etmeyen insanlara, Allah'ın varlığını, birliğini, yüceliğini, üstünlüğünü, herşeye güç yetiren olduğunu açıkça gösterecek delillerdendir. Bu hakikatlerin bilimsel ispatlarla, akıcı ve sade bir üslup kullanılarak anlatılması, Allah'ın izni ile, pek çok insanın iman etmesine vesile olabilir. Unutmamak gerekir ki, din dışı ideolojilerin savunucuları insanları inkar ettirmek için çaba yürütmeye devam etmektedirler. İman hakikatleri ise, "herşeyin tesadüflerin eseri olduğu" yalanını yerle bir etmektedir. İnkarcıların telkinlerinin kırılması, üstünü kapamaya çalıştıkları yaratılış gerçeğinin ve mucizlerinin gün ışığına çıkması için iman hakikatlerinin insanlara anlatılması gerekmektedir. Canlıların muhteşem yapılarını, evrendeki hassas dengeyi ve olağanüstü sistemleri gören vicdanlı insanlar, bunların tesadüfen oluşamayacağını ve herşeyi yaratanın üstün ve güç sahibi olan Allah olduğunu anlayacaklardır. Böylecek inkarcıların yaymaya çalıştığı "tesadüf" safsatası, ayette buyurulan "... Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra Suresi, 81) ifadesinde haber verildiği gibi yok olacaktır.

Günümüzde belirli çevreler tarafından sözde bilim ile dinin çatıştığı yanılgısı öne sürülmekte ve bu propaganda kasıtlı olarak gündemde tutulmaya çalışılmaktadır. Oysa Kuran ahlakı insanları, çevrelerinde gördükleri varlıklar üzerinde düşünmeye, araştırma yapmaya ve incelemeye yöneltir. İslam dünyasının tarihte bilime yaptığı katkılar, Müslümanların bilime bakış açılarını yansıtan önemli bir örnektir. Tıp, astronomi, kimya, matematik gibi alanlarda Müslüman bilim adamlarının yaptıkları çalışmalar, Batılılar tarafından uzun yıllar kullanılmış, bu bilgiler modern bilmin temelini oluşturmuştur. Kuşkusuz bu, Müslüman bilim adamlarının -Kuran ahlakına uygun olarak- Yaratıcımız'ı daha yakından tanımak, O'nun eserlerini incelemek amacıyla yaptıklarını çalışmaların bir neticesidir. İnkarcılar ise kendi batıl inanışlarına, "akıl ve bilim" süsü vermekte, bilimi yalnızca ateizm ve materyalizmin tekelinde gibi göstermeye çalışmakta, böylece dindar insanların bilimden uzak oldukları aldatmacasını yaymaktadırlar. Oysa bilim dünyasında yaşanan hemen her gelişme, evrendeki herşeyin üstün bir Yaratıcı'nın eseri olduğu gerçeğini bir kez daha ispatlamakta ve her geçen gün sayısı gittikçe artan insanı iman etmeye yönlendirmektedir. Bunları bilen bir insan, ateistlerin yalanlarını, sahtekarlıklarını kolaylıkla teşhis eder ve çürütür. Yaratılış gerçeğini gösteren bilimsel gelişmeleri ve iman hakikatlerini bilmek, kavramak ve anlatmak inananları her türlü inkarcı felsefeye karşı üstün kılacaktır. Bu bilgilerin tüm insanlara ulaştırılması önem taşımaktadır.

Müslümanların bu gerçekleri insanlara ulaştırırken, çağın en son teknolojisinden faydalanmaları son derece önemlidir. İnternet bu açıdan son derece önemli bir araçtır. Pek çok Müslüman topluluk interneti çok faydalı ve etkili bir şekilde kullanmaktadır. Bunun sayısının daha da artırılması gerekmektedir. Özellikle gençler artık pek çok bilgiye internet aracılığı ile ulaşmaktadırlar. Yaratılış gerçeğini anlatan, insanları Hak yola davet eden, gerçek İslam ahlakını açıklayan internet sitelerinin sayıca artması, ulaşılan insan sayısını da çok artıracaktır. Gerek interneti gerek diğer yazılı ve görsel malzemeleri kullanırken, tüm detayların özenle hazırlanması önemlidir. Yapılan bir internet sayfasını, hazırlanan bir kitabı, çekilen bir belgeseli izleyecek kişinin ilk defa din ahlakını ve Müslümanları bu çalışmalar aracılığı ile tanıyacağını unutmamak lazımdır. Bu çalışmaları inceleyen insan, hem sunulan bilgiyi öğrenecek hem de çalışmada kullanılan sitilden Müslümanların dünyaya bakış açıları ve yaşamları hakkında fikir sahibi olacaktır. Okuduğu kitap, girdiği internet sitesi, izlediği belgesel, katıldığı konferans, İslam ahlakını yaşayan bir Müslümanın son derece aydın, açık fikirli, ileri görüşlü, gelişmiş bir estetik anlayışa sahip olduğunu ispatlar nitelikte olmalıdır. Unutmamalıyız ki, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) çağının en modern, en aydın, en zevkli, en kaliteli, en asil insanıydı. Onun üstün ahlakını ve yaşamını kendisine örnek alan bizlerin de bu güzel özelliklere sahip olmaya çalışmamız gerekir. İnsanların gerçek kalite, asalet ve modernliğin ancak din ahlakının yaşanması ile mümkün olduğunu görmeleri gerekmektedir. Bu nedenle hazırlanan eserlerdeki kalite, din ahlakına karşı ön yargısı olan insanların dahi ilgisini bu eserlere çekmeli, cahilce öne sürdükleri pek çok mazareti doğal olarak ortadan kaldırmalıdır.

Son olarak üzerinde durulması gereken bir diğer önemli husus da, tebliğ çalışmalarında Müslümanların birbirlerine verdikleri destektir. İslam ahlakı Müslümanların daima birleştirici davranmalarını, dayanışma ve kaynaşma içinde din kardeşleri olmalarını gerektirir. Nasıl ki ayrılıklar ve çekişmeler Müslümanları güçten düşürüyorsa, birlik ve tesanüd (dayanışma) de Müslümanlara güç kazandıracaktır.

Müslümanların birbirleri ile olan ilişkilerinde, temel ölçü karşılarındaki kişinin ırkı, etnisitesi, dili gibi özellikleri, sahip olduğu imkanları, makamı veya mevkisi değil, imanı ve güzel ahlakıdır. Samimi iman eden kişiler arasında sevgi, bir diğerinin Allah'tan korkup sakınmasına, Rabbimiz'e duyduğu içli sevgiye, yaptığı salih amellere, gösterdiği güzel ahlaka göre şekillenir. Eğer bir kişi hayatını Allah yolunda vakfetmiş olduğunu tüm tavır ve davranışları ile ispatlıyor, her anında Allah'ın rızasını ve rahmetini gözeterek güzel davranışlarda bulunuyorsa, müminler o kişiye karşı sevgi ve hürmet duyarlar. Bu kişinin derisinin rengini, ait olduğu milleti, maddi imkanlarını kıstas olarak değerlendirmezler, bunlar sevgilerinde olumlu ya da olumsuz hiçbir etki yapmaz. Aynı kıstaslar, Müslüman toplumlar arasındaki ilişkilerde de geçerli olmalıdır. İki Müslüman toplum arasındaki ilişkinin özü, Kuran'da bildirildiği gibi olmalıdır: Müslümanlar, birbirlerinin yardımcısı ve velisidirler.

Müslümanların, her konuda olduğu gibi tebliğ çalışmalarında da birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleri gerekmektedir. Özellikle son dönemde diğer medeniyetlerde İslam'a yöneliş artmış ve insanlara gerçek Kuran ahlakını anlatmanın önemi daha belirginleşmiştir. Allah'ın varlığı, birliği, İslam ahlakının gerekleri; Peygamber Efendimizin hayatı; Kuran'da bildirilen hükümler; İslam toplumunun nasıl olması gerektiği gibi konular son dönemlerde Batı dünyası içinde en çok tartışılan konular arasında yer almaktadır. İslamiyete ilgi duyan insanlar kuşkusuz ki en doğru bilgiyi Müslümanlardan alabilirler. Bu nedenle Müslümanların İslam'ı en iyi şekilde temsil etmesi gerekmektedir.

Tüm bu bilgiler açıkça ortaya koymaktadır ki, dünya Müslümanlarının en acil sorumluluklarından biri, kendi iç anlaşmazlıklarını bir kenara bırakarak, Kuran ahlakını yaymak ve insanları Allah'ın yoluna davet etmektir. Rabbimiz, iman edenlere bu önemli görevi, bir ayette şu şekilde bildirmiştir:

İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)

Müslümanların birlik ve beraberlik ruhu içinde hareket etmeleri, Kuran ahlakını yaymak için yapılacak bütün çalışmalara hız kazandıracaktır. Yapılan işleri bereketlendirecektir. Doğru bilgi en hızlı ve en güzel şekilde tüm insanlara ulaşacaktır. Şu anda da bireysel ve toplu olarak dünyanın farklı bölgelerinde, Müslümanlar tarafından İslam'ı yaymak ve tanıtmak için çeşitli faaliyetler yapılmaktadır. Ancak İslam Birliği'nin kurulması, bu faaliyetleri daha programlı bir hale getirecek, Kuran ahlakını yaymak için sistemli bir çalışma yürütülmesi sağlanacaktır. Ayrıca sözde İslam adına ortaya çıkan, ama gerçekte İslam dışı bir saldırganlık ve kabalık sergileyen birtakım kimselerin de önüne geçilecek, gerçek İslam ahlakının ne olduğu tanımlanarak çizilen yanlış imajlar ortadan kaldırılacaktır.

Unutmamak gerekir ki, İslam dünyasını çok önemli ve büyük gelişmeler beklemektedir. Allah, herşey için olduğu gibi İslam toplumları için de bir kader çizmiştir. "Allah, nurunu tamamlamayı dilemektedir." (Tevbe Suresi 32) ayetiyle bildirildiği gibi, Kuran ahlakının tüm dünyaya yayılarak, din-dışı felsefelerin fikren yıkılacağı, yeryüzünden fitnenin kaldırılmasıyla tüm insanlığa barış ve kurtuluş geleceği Rabbimiz'in bize bir müjdesidir. İslam ahlakının dünyaya yayılacağı, insanların barışa ve güvenliğe kavuşacağı günler Allah'ın izni ile pek yakındır. Allah'ın samimi iman edenlere vaadi, "onları da kendilerinden öncekiler gibi güç ve iktidar sahibi kılmaktır." Ayette şöyle buyurulmaktadır:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

Her Müslüman ahlakını güzelleştirerek, İslam'ın ve Müslümanların yararına yaptığı hayır işlerinin sayısını olabildiğince artırarak en güzel şekilde bu kutlu dönem için hazırlanmalıdır. Müslümanların, insanların dalga dalga Allah'ın dinine girdiklerini görecekleri zamanın bir an once gelmesi için, yapmaları gereken en önemli hazırlıklardan biri ise, tebliğ çalışmalarında bulunmak ve bu çalışmaların etkisinin artması için gayret etmektir.

İslam'la Yeni Tanışanların Sorularına Cevaplar

1- Allah'ın varlığını nasıl anlarız?

Çevremize baktığımızda gördüğümüz bitkiler, hayvanlar, denizler, dağlar, insanlar ve hatta göremediğimiz mikro alemdeki canlı cansız herşey kendilerini var eden üstün bir aklın apaçık delilleridir. Aynı şekilde tüm evrende var olan denge, düzen, kusursuz yaratılış yine kendilerini kusursuzca tasarlayan üstün bir ilim sahibinin varlığını kanıtlar. İşte bu üstün aklın ve ilmin sahibi Allah'tır.

Biz Allah'ın varlığını, yarattığı kusursuz sistemlerden, canlı cansız varlıkların hayranlık uyandırıcı özelliklerinden anlarız. Bu kusursuzluğa Kuran'da da dikkat çekilmiştir:

O, biri diğeriyle 'tam bir uyum'(mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)

2- Allah'ı nasıl tanırız?

Allah'ın üstün gücünü yine evrendeki kusursuz yaratılış bize gösterir. Ancak asıl olarak Allah bize Kendisini insanlara doğruyu gösteren bir rehber olarak indirdiği Kuran'da tanıtmıştır. Kuran'da Allah'ın tüm üstün sıfatları; aklı, ilmi, şefkati, merhameti, adaleti, her yeri sarıp kuşatan olduğu, herşeyi işiten ve gören olduğu, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tek sahibi, tek İlahı olduğu, mülkün tek hakimi olduğu haber verilmiştir.

O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Gaybı da, müşahede edilebileni de bilendir. Rahman, Rahim olan O'dur. O Allah ki, O'ndan başka İlah yoktur. Melik'tir; Kuddûs'tur; Selam'dır; Mü'min'dir; Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır; Mütekebbir'dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir. O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 22-24)

3- Yaratılış amacımız nedir?

Yaratılış amacımızı Allah bizlere Kuran'da şöyle bildirir:

… insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat Suresi, 56)

Bu ayetle bize haber verildiği gibi, insanın yeryüzünde bulunuş amacı yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na ibadet etmek, O'nun rızasını kazanmaktır. İnsan dünyada bulunduğu süre boyunca bu konuda denenir.

4- Niçin deneniyoruz (imtihan oluyoruz)?

Allah dünyada Kendisine iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırmak ve iman edenlerden de hangisinin daha güzel davranışlarda bulunacağını belirlemek için insanları dener. Bu yüzden bir insanın "ben iman ettim" demesi yeterli değildir. İnsanın yaşadığı süre boyunca, Allah'a olan imanı ve bağlılığı, dindeki kararlılığı kısaca Allah'a kulluktaki sabrı özel olarak yaratılan şart ve ortamlarla denenir. Allah bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir:

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

5- Allah'a nasıl kulluk ederiz?

Allah'a kulluk etmek, insanın tüm yaşamını Allah'ın hoşnutluğunu, rızasını kazanmak amacıyla sürdürmesidir. Yaptığı her işi Allah'ın razı olacağı en güzel şekilde yerine getirmeye çalışması, yalnızca Allah'tan korkup sakınması ve tüm düşüncelerini, sözlerini, fiillerini bu amaç doğrultusunda yapmasıdır. Allah Kuran'da yalnızca Kendisine kulluk etmenin insanın tüm yaşantısını kapsadığına şu ayetiyle dikkat çekmiştir:

De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi, 162)

6- Din niçin gereklidir?

Allah'ın varlığına inanan bir insanın ilk yapması gereken, kendisine bir "hiçken" can veren, yaşatan, yediren, içiren, sağlık veren Yaratıcımızın emirlerini, hoşnut olacağı şeyleri öğrenmek olmalıdır. Daha sonra da tüm hayatını Allah'ın emirlerine uyarak ve Allah'ın hoşnutluğunu arayarak geçirmelidir. Allah'ın razı olacağı ahlakı, davranışları ve yaşam biçimini bize gösteren ise dindir. Allah Kuran'da dine uyan insanların doğru bir yol üzerinde olacaklarını, diğerlerinin ise sapıklık içine düşeceklerini haber vermiştir:

Allah, kimin göğsünü İslam'a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah'ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. (Zümer Suresi, 22)

7- Dini yaşamak nasıl olur?

Allah'a inanan ve O'na gönülden itaat eden insanlar, yaşamlarını Allah'ın Kuran'daki tavsiyelerine uygun olarak düzenlerler. Dini yaşayan insan vicdanının gösterdiği doğrulara uyarak yaşamını sürdürür ve içindeki negatif ses olan nefsinin kötü olarak emrettiği herşeyi bırakır. Allah insanları dini yaşama fıtratı ile yarattığını Kuran'da şöyle bildirir:

Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)

8- İnsanın kalbinde vicdanının dışında bir ses var mıdır?

İnsanın vicdanının sesinden sonra gelen diğer alternatiflerin hepsi vicdanı bastırmaya çalışan "nefsin sesi"dir. Nefis insanı vargücüyle doğru olandan alıkoyup, ona kötü olanı yaptırmaya çalışır.

Bunu çok açıkça yapmayabilir. Bir insana makul gelebilecek bazı bahaneler öne sürebilir, "bundan birşey olmaz" dedirtebilir. Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmektedir:
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. (Şems Suresi, 7-9)
Ayette de bildirildiği gibi insana hem kötülükler, hem de bu kötülüklerden sakınmak ilham edilmektedir. İnsan ise bunlardan hangisine uyacağı konusunda denenmektedir.


9- Ahiretin varlığını nereden biliyoruz?

Allah şu anda insanları bir algılar dünyasının içinde yaşatmaktadır. Bir hayal olan bu dünyayı, böylesine kusursuz ve muhteşem bir yaratılışla, derinliği olan, üç boyutlu, rengarenk, ışıl ışıl görüntülerle var eden Allah, kuşkusuz ki bundan çok daha güzelini de yaratmaya güç yetirir.

Allah insanın beyninde şu an nasıl bir dünya görüntüsü oluşturuyorsa, ölümünün ardından da farklı bir boyuta geçirerek, farklı bir ortamın görüntüsünü gösterecektir. İşte insana gösterilen o boyut, ahiret olacaktır.


10- Reenkarnasyon ne demektir?

Reenkarnasyon aslı olmayan bir batıl inançtır. Dini inancı olmayan insanların bilinçaltlarındaki "öldükten sonra yok olma endişesi"nin bir sonucu olarak ya da dini inancı zayıf olan kişilerin öldükten sonra ahirete gitme korkularının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Her iki sınıf için de öldükten sonra tekrar dünyaya gelmek cazip bir durumdur.

Oysa Kuran'daki pek çok ayette insanın imtihan edildiği tek bir dünya hayatının olduğu vurgulanır. Ayrıca ayetlerde ölümden sonra dünyaya dönüş olmadığı da bildirilmektedir. Bir ayette insanın sadece bir kez öleceği şöyle haber verilir:
Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm tadmazlar. Ve (Allah da) onları cehennem azabından korumuştur. (Duhan Suresi, 56)

11- Ölüm bir yok oluş mudur?

Ölüm insanlar için bir yok oluş değil, ebedi olan, asıl gerçek olan ahiret yurduna bir geçiştir. Ölümle birlikte dünya ortamı ve bu ortamda bulunan bedenle ilişki kesilir. İnsanın bedeni ile ruhunun bağlantısı kesilip de, ruhu ahiretteki görüntülerle muhatap olmaya başlayınca yani insan ölünce, gözünün önündeki perde kalkar ve ölümün sandığı gibi bir yok oluş olmadığını anlar. Her gün uykudan uyanarak güne başladığı gibi, öldükten sonra da dirilerek ahiret hayatını yaşamaya başlar. "Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: "Ol" der, o da hemen oluverir." (Mümin Suresi, 68) ayetiyle haber verildiği gibi, insanların ahirete geçişi Allah'ın tek bir "Ol" demesiyle olur.


12- Evren de ölümlü müdür?

Allah Kuran'da evrendeki tüm yaratılmışların dışında evrenin de bir ölümünün olduğunu bildirir. Tüm hayvanlar ölür, bitkiler ölür, insanlar ölür. Gezegenler de ölür, yıldızlar ve güneşler de ölür. Tüm maddesel varlıklar kıyametle birlikte ölür, yok olur. Evrenin ölümü olan kıyamet, insanın daha önce hiç karşılaşmadığı kadar büyük bir olaydır. Kuran'da bu olay şöyle bildirilir:

"Kıyamet günü ne zamanmış" diye sorar. Ama göz 'kamaşıp da kaydığı,' Ay karardığı, Güneş ve ay birleştirildiği zaman; İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)' yalnızca Rabbi'nin katıdır. İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir. (Kıyamet Suresi, 6-13)

13- Hesap gününde nasıl bir sorgulama olacak?

Hesap gününde herkes tek başına sorgulanacaktır. Hesabın ilk aşamasında insana dünya hayatı boyunca yaptığı herşey, hiçbir şey eksik tutulmadan gösterilecektir. "…bir hardal tanesi ağırlığında olsa, (bu) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir. Şüphesiz Allah, latif olandır, (herşeyden) haberdardır." ayetinde de bildirildiği üzere insanın yaptığı hiçbir şey gizli kalmayacaktır. (Lokman Suresi, 16)

Bir insan dünya hayatında yaptıklarını unutabilir ancak Allah hiçbirini unutmaz ve hesap gününde insanın önüne getirir. Hesap gününde herkesin eline amel defterleri verilir. Aynı zamanda insanların iyiliklerini ve kötülüklerini tartan hassas teraziler de ortaya konmuştur ve bu hesapta zerre ağırlığınca bile kimseye bir haksızlık yapılmaz. Hesap esnasında insanın işitme ve görme duyuları ve derileri aleyhinde şahitlikte bulunacak, ve dünya hayatında yaptıklarına şahit olanlar da şahit olarak getirileceklerdir. İnkarcılar zorlu bir sorgulamadan sonra cehenneme sevkedileceklerdir. Müminler içinse kolay bir hesap olacaktır ve sorgulamadan sonra sevinç ve kurtuluşun coşkusuyla cennete gireceklerdir.

14- Bir insan ahirette gerçekleri gördüğünde, yaptıklarını telafi etmek isterse böyle bir imkanı olabilir mi?

O gün hiçbir şey için telafi imkanı yoktur. Ölümden sonra iman etmek hiç kimseye kurtuluş sağlamayacaktır. İnkarcılar ayetlerde de bildirildiği üzere hesap gününde kendilerinden her isteneni yapmak için yalvaracaklar ancak onlardan artık hiçbir şey kabul edilmeyecektir. Dünyaya geri dönüp salih amellerde bulunmayı dileyeceklerdir ancak bu istekleri de reddedilecektir. Telafi imkanı kalmadığını anladıklarında ise inkarcıları dayanılmaz bir pişmanlık saracaktır. Burada yaşanan çaresizlik ve pişmanlık duygusu ise, dünyadaki hiçbir şeye benzemez. Çünkü inkarcılar sonsuza kadar en ufak bir kurtuluş ümitleri olmadan cehennem azabında yaşayacaklarını anlayacaklardır:

Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık." Hayır, önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı. Şayet (dünyaya) geri çevrilseler bile, kendisinden sakındırıldıkları şeylere şüphesiz yine döneceklerdir. Çünkü onlar, gerçekten kafirlerdir. Onlar dediler ki: "Bu dünya hayatımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecek değiliz." Rablerinin karşısında durdurulduklarında onları bir görsen: (Allah:) "Bu, gerçek değil mi?" dedi. Onlar: "Evet, Rabbimiz hakkı için" dediler. (Allah:) "Öyleyse inkar edegeldikleriniz nedeniyle azabı tadın" dedi. (Enam Suresi, 27-30)