31.3.10

KURAN MUCİZELERİ - GÖRÜNTÜ NAKLİ

Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: "Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." Derken (Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti)... (Neml Suresi, 40)

Ayette "kendi yanında kitaptan ilmi olan biri" olarak söz edilen kişi, Hz. Süleyman'a Sebe Melikesi'nin tahtını "gözünü açıp kapayana kadar", yani çok kısa bir sürede getirebileceğini söylemektedir. Sebe Melikesi'nin tahtının getirilmesinin, günümüzde kullanılan görüntü nakline ait yüksek bir teknolojiye işaret etmesi mümkündür. Konuyla ilgili bir başka ayet ise şöyledir:

Cinlerden ifrit: "Sen daha makamından kalkmadan, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim." dedi. (Neml Suresi, 39)


Günümüzde yazı, resim, film gibi her türlü bilginin internet teknolojisiyle birkaç dakika, hatta birkaç saniye içinde çok uzun mesafeler katetmesi mümkün olmaktadır. Örneğin Sebe Melikesi'nin tahtının hızla uzak bir mekana gönderilmesinin anlatılmasıyla, böyle bir işlemin (örneğin bir tahta ait üç boyutlu görüntünün veya resmin gönderilmesinin) internet kanalıyla göz açıp kapayana kadar mümkün olacağına da dikkat çekiliyor olabilir.

Bugün bilim adamlarına göre atom ve moleküllerin, hatta daha büyük cisimlerin nakli yakın gelecekte mümkün olabilecektir. "Teleportasyon"denilen bu yöntem ile, bir yerde bulunan bir cismin maddesel özellikleri ortadan kaldırılarak, bu cisme ait tüm detaylar ve atom dizilimi bir başka yere gönderilmektedir. Kısacası cismin tüm maddesel özellikleri yeniden inşa edilmektedir. Bu çalışmalar, zamanın ve mekanın yolculuk için engel olmayacağı ve eşyaların herhangi bir mekana bir an içinde, gerçekte fiziksel bir mesafe katetmeden taşınabileceği anlamını taşımaktadır. 1

1998 yılında Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü (Caltech) merkezinde bulunan fizikçiler, iki Avrupalı grup ile birlikte bir fotonun naklini gerçekleştirdiler. Bilim adamları fotonun atom yapısını okuyup bu bilgiyi 1 metre boyunca taşıyarak, fotonun bir kopyasını oluşturdular. Kısa süre önce gerçekleştirilen bir başka teleportasyon denemesinde, Ulusal Avustralya Üniversitesi'nden (ANU) Ping Koy Lam ve diğer araştırmacılar bir lazer ışınını kısa bir mesafe boyunca naklettiler. 2

Nitekim 17 Temmuz 2002'de CNN haber kanalında yer alan bir haberde, Canberra'daki Ulusal Avustralya Üniversitesi fizikçilerinden oluşan bir ekibin, bir lazer ışınını parçalayıp, birkaç metre öteye "ışınladıkları"bildirildi. Ekip başkanı Ping Koy Lam'ın ise henüz maddeyi ışınlamayı başaramadıklarını, fakat bunun imkansız olmadığını ve atom halindeki katı maddelerin ışınlanmasının gelecekte mümkün olabileceğini söylediği bildirildi.

Danimarka'da Aarhus Üniversitesi'nden Eugene Polzik ve çalışma arkadaşları, Nature dergisinde yayınlanan araştırma raporlarına göre, lazer ışını kullanarak çok sayıda atom üzerinde, kuantum fiziğinden yararlanarak başarılı denemeler yaptılar. 3

Scientific American dergisinde yazan Avusturyalı fizikçi Anton Zeilinger ise teleportasyonun potansiyeli ile ilgili değerlendirmelerinde, çok daha karmaşık sistemlerin fizik kanunlarını çiğnemeden nakledilebileceğini belirtmektedir. 4

Kuran'da "Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun..." (Fussilet Suresi, 53) ayetiyle bildirildiği gibi, bu bilimsel gelişmeler de Kuran'da işaret edilen ve Kuran'ın mucizevi yönlerini ortaya koyan teknolojilerden bir kısmı olabilir.


1. Anil Ananthaswamy, "Teleporting larger objects becomes real possibility", New Scientist, 6 Şubat 2002.

2. Dr. David Whitehouse, BBC News Online, 17 Haziran 2002.

3. "Atom Experiment Brings Teleportation a Step Closer", Reuters, 26 Eylül 2001; http://www.space.com/businesstechnology/technology/quantum_teleportation_010926.html

4. James Schultz, Space News, Teleporting the Quantum Way, 12 Ekim 2000

14.3.10

Kromozomlarda Kodlu 'Ruha Dair Özellikler' Evrimle Açıklanamaz

Allah, insan bedeninin her milimetrekaresini benzersiz bir sanat ile yaratmıştır. Hücreleri, onları meydana getiren organelleri, molekülleri, atomları vesile ederek insan vücudunda son derece kusursuz bir yapı meydana getiren Allah, kromozomları da insanın bütün hayatında rol oynayan önemli bir unsur kılmıştır. Nitekim insanın doğuştan sahip olduğu kromozomlar, yaşam boyu onda tecelli edecek olan tüm özellikleri belirlemektedir. Öyle ki, daha anne karnında yeni döllenmiş bir yumurta hücresiyken bile, kişinin doğduğunda sahip olacağı göz rengi, kan grubu, yüz şekli, kemik yapısı ve bunlar gibi tüm fiziksel özellikleri kromozomlarında kayıtlı olarak mevcuttur. Diğer bir deyişle, kromozomların üzerindeki DNA şifrelerinde yeni doğacak olan canlının tüm fiziki özellikleri saklıdır.




Her insanın bedeninde 23 çift olarak bulunan bu kromozomların diğer bir mucizevi özelliği de, içlerinde kişinin kişisel özelliklerinin de kayıtlı olarak bulunuyor olmasıdır. Nasıl ki bir kişinin doğduğunda göz ya da saç renginin ne olacağı kromozomlarında belirlenmiş ise, hayatı boyunca sahip olacağı tüm kişilik özellikleri yine bu kromozomlarda şifrelenmiştir. Bu da insanın tüm hayatının ve tüm amellerinin Allah tarafından bir bütün olarak yaratılmış olduğunun bir göstergesidir. Hiç şüphe yok ki Allah geçmişimizi, geleceğimizi, işlediğimiz tüm amelleri bilen, bizi bizzat yaratan, hiç yoktan varedendir.

İnsanın olduğu gibi hayvanların da; örneğin, kedilerin, köpeklerin, arıların, karıncaların ve diğer tüm hayvanların gerek fiziksel gerek ruhsal özellikleri kromozomlarındaki DNA moleküllerinin içerdiği aminoasitlerin kendi aralarında değişik biçimlerde biraraya gelerek oluşturdukları genetik şifreye göre önceden belirlenmiştir. Bu özel kodlamaya göre örneğin arının yüzyıllar boyunca nesilden nesle aynı görünüme sahip olacağı, aynı tür davranışları sergileyeceği; yeni bir koloni keşfettiğinde bunu diğer arılara duyurmak için özel bir koku salgılayacağı, saldırıya uğradığında diğer arılarla beraber kovan girişine birikerek düşmanı geri püskürteceği, kovan ısısı yükseldiğinde kovana yakındaki su kaynaklarından topladığı su damlalarını getireceği ve bunları kuluçka hücrelerinin üzerine serpeceği ve daha pek çok davranışları kendisinde ve tarih boyunca yaşamış tüm arıların kromozomlarında “içgüdü” olarak kayıtlıdır. “İçgüdü" olarak tanımlanan tüm davranış biçimleri ise Allah'ın ilhamıdır. Her şeyin tesadüfler sonucu meydana geldiğini iddia eden evrimciler dahi aslında canlıların tüm vasıflarının Allah tarafından yaratıldığı gerçeğinin farkındadırlar. Evrim teorisinin kurucusu olan Charles Darwin de içgüdülerin yaratılmış olduğunu kabul etmemenin mantıksız olduğunu şöyle itiraf etmiştir:

“Sonunda yavru guguğun üvey kardeşlerini yuvadan atması, karıncaların köleleştirmesi gibi içgüdüleri, özellikle bağışlanmış ya da yaratılmış içgüdüler olarak değil de, bütün organik yaratıkların ilerlemesine yol açan genel bir yasanın, yani çoğalmanın, değişmenin, en güçlülerin yaşamasının ve en zayıfların ölmesinin küçük neticeleri olarak görmek, mantıklı bir sonuç çıkarma olmayabilir, ama benim hayal gücüm için çok daha doyurucudur.” (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 310)

Rüya Alemi ile Dünya Hayatı Arasında Önemli Benzerlik

Rüya gördüğü sırada çalan saatin sesi ile uyanan insan kısa süreli bir şaşkınlık yaşar. Rüyasında yaşadığı sevinçler, üzüntüler, tattığı yiyecekler ya da hissettiği kokular kendisine hala o kadar gerçekçi geliyordur ki, rüyanın etkisini bir süre üzerinden atamaz.

Tarih boyunca pek çok düşünür rüyanın gerçek mahiyetini ve rüya ile dünya hayatı arasındaki ilişkiyi araştırmıştır. Alman bir felsefeci bu konuda şunları söylemiştir:

Biz şimdi uyanık halde miyiz, yoksa düş mü görüyoruz? Bu kuşkusuz anlamlı bir sorudur. Aslında bu soruyu çoğu kere düşümüzde sorduğumuz da olmuştur. Gene düşümüzde soruya verdiğimiz yanıtın, yani uyanık olduğumuz yanıtının, biz uyandıktan sonra yanlış olduğunu görmüşüzdür. Peki aynı yanılgı şimdi de olamaz mı? Hayır diyemeyiz, çünkü pekala bir gün düş gördüğümüz ortaya çıkabilir. (Hans Reichenbach, Bilimsel Felsefenin Doğuşu, s. 179)

Descartes ise bu konu hakkında şu yorumu yapmıştır:

Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta yattığımı anlarım. Benim şu anda da rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir? İşte bütün bunlardan, içinde bulunduğum dünyanın gerçekliği tümü ile şüpheli bir şey oluyor. (Macit Gökberg, Felsefe Tarihi, s. 263)

Gerçek şu ki rüya ile dünya hayatının çok önemli bir ortak noktası vardır. Bu ortak özelliği anlamak için şöyle bir örnek verebiliriz: Rüyada kendi bedeninizi gördüğünüzü varsayalım ve rüya esnasında size “Nerede görüyorsun?” diye sorulduğunda, “Beynimde görüyorum” dediğinizi düşünelim. Oysa, açıktır ki, siz rüyanızda bu cevabı verirken ortada gerçek bir beyin yoktur. Rüyadaki vücut ya da beyin tamamen hayali bir görüntüden ibarettir. Rüya sırasındaki görüntüleri gören irade ise, hiç kuşku yok, hayali bir beyinden çok daha “ötede” olan bir varlıktır.

Rüyanızda verdiğinizi varsaydığımız cevap, dünya hayatımızda bize sorulan“Nerede görüyorsun?” sorusuna verilen doğru cevaptır. Nitekim, bilindiği gibi, gören "göz"değildir ve tüm görüntü beyinde oluşmaktadır. Gözlerin ve gözlere bağlı olan milyonlarca sinir hücresinin tek görevi ise, görme işleminin gerçekleşmesi için beyne mesaj iletmektir. Lisede öğrendiğimiz bilgileri hatırlayacak olursak; bir cisimden gelen ışık, gözün ön kısımında bulunan mercekten geçer ve görüntüyü arka kısımdaki bölgeye yansıtır, retina adlı tabakaya düşen görüntüler elektrik akımına dönüştürülerek beyindeki görme merkezine iletilir ve beyin, bu sinyalleri üç boyutlu, anlamlı görüntüler haline getirir. Bu bilgilerden görenin gözler olmadığı açıkça anlaşılmaktadır, ancak hiç kuşku yok ki, gören ve algılayanın sudan, protein ve yağ moleküllerinden oluşan bir et parçası olduğunu iddia etmek de çok yanlış olacaktır. Buradan da, beyin dediğimiz et parçasında görüntüleri seyrederek yorumlayacak, bilinci oluşturacak, kısacası “ben” denilen varlığı meydana getirebilecek bir özelliğin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Oysa beynin içinde ışıl ışıl renkli bir dünyayı seyreden, senfonileri, kuşların cıvıltılarını dinleyen, gülü koklayan biri vardır. Peki göze, kulağa, burna ihtiyaç duymadan tüm algıları hisseden bu şuur kime aittir?

Söz konusu şuur, hiç şüphe yok ki Allah’ın yaratmış olduğu ruhtur. Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için kulağa ihtiyaç duymaz. Bunların da ötesinde, düşünmek için beyne ihtiyaç duymaz.

Bu açık ve ilmi gerçeğe vakıf olan her insanın, beynin içindeki birkaç santimetreküplük, kapkaranlık mekanda, üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak yaratılan kainatın ancak kopyalarıyla muhatap olduğu, ne yaparsa yapsın yeryüzünde gördüğü her şeyin yalnızca kopyalarını görebildiği sırrını anlayacak, böylelikle kendini ve bu görüntüler alemini yaratan Yüce Rabbimiz Allah’ın sonsuz gücünü düşünüp O’na derin bir sevgi ve saygıyla bağlanacak, O’na yönelip O’na sığınacaktır.

Ölüm anında şuur keskinleşecektir


Yukarıdaki bilgilerden yola çıkarak özetle söyleyebiliriz ki, bizler hiçbir zaman “görüyorum” dediğimiz şeylerin aslını göremeyiz. Biz ancak maddesel dünyanın görüntüsüyle muhattap oluruz. Dünya hayatı yalnızca insanların ruhuna algılattırılan görüntülerden ibarettir ve onların imtihan olması ve kıyamette hesabını vereceği amelleri kazanmaları için yaratılmaktadır. İnsan, bu gerçeği en iyi ölüm anında anlayacaktır. Nitekim ölümle birlikte insanın beyninde seyrettiği dünya görüntüsü değişecek, bunun yerine ölüm anının, hesap gününün ve ahiretin görüntüsü gelecektir. Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi, ölümle birlikte insan adeta bir uykudan uyanacak, rüyasından gerçek dünyaya geçer gibi, gerçek ve sonsuz hayatına geçecektir. Bir ayetinde Allah bu gerçeği şöyle bildirmektedir:

Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir. (Kaf Suresi, 22)

Peygamber Efendimiz (SAV) de bir hadis-i şerifinde "İnsanlar uykudadır, ölümle uyanırlar." (İmam Gazali, İslam Klasikleri 2, Bedir Yayınları, 18 sf. 36152) buyurarak bu büyük gerçeğe dikkat çekmiştir.

8.2.10

İNSAN ACİZLİĞİNE RAĞMEN BÜYÜKLENİR


Allah insan vücudunu muhteşem bir sanatla yaratmıştır. Bedenen sahip olduğu tüm muhteşem özellikler, örneğin istediği her hareketi kolaylıkla yapabilmesini sağlayan iskelet sistemi, yaklaşık 100 trilyon hücreyi tek tek dolaşarak besleyen dolaşım sistemi, oksijeni taşıyan kan, kanın damarlar içinde dolaşmasını ve vücudun her hücresine ulaşmasını sağlayan kalp, tek bir hücresinde 500 farklı kimyasal işlem gerçekleşen karaciğer ve daha yüzlerce sistem ile bu sistemleri oluşturan sayısız detayın her biri insana dünya hayatında rahat bir yaşam sürebilmesi için Allah tarafından özel olarak bahşedilmiştir. Bedeni oluşturan ve gözle görülemeyecek kadar küçük olan hücreler, bu hücrelerin ürettikleri hormonlar, enzimler ve diğer yüz binlerce ayrıntı birbiriyle müthiş bir uyum içerisindedir ve her biri insan için yaşamı mümkün kılan mucizevi özelliklere sahiptir. Kusursuz bir şekilde işleyen bu sistemlerin her noktası eşi benzeri olmayan muazzam bir aklın gücü ile hareket etmektedirler. Bu üstün akıl, her şeyi yerli yerince yaratan, tüm evreni en ince detayına kadar kusursuz bir şekilde vareden yüce Rabbimiz Allah'a aittir.

Ne var ki gözümüzün gördüğü ve görmediği her şeyi ve her noktayı benzersiz ve üstün bir sanatla yaratan Allah, insan bedenine, olanca mükemmelliğinin yanı sıra, türlü acizlikler de vermiştir. Dilemiş olduğu takdirde insan bedenini bu acizliklerden muaf şekilde yaratmaya kadir olan Allah, hiç kuşku yok ki bu acizlikleri özel bir hikmetle yaratmıştır. Nitekim insanın bedenen aciz ve zayıf olarak yaratılmış olmasının çok önemli hikmetleri vardır.

Ölümlü bir varlık olarak yaratılmış olması insanın en büyük aczlerinden biridir. Acıkması, hastalanması, uyuma ve dinlenme ihtiyacı içerisinde olması, soğuktan sıcaktan etkilenebilen hassas bir varlık olması, küçücük bir mikroba yenik düşebilen, en ufak bir soğuk algınlığına dayanıklılık gösteremeyen bir zayıflıkta olması da onu son derece aciz bir varlık kılar. Çoğu zaman insanlar küçük yaşlarından itibaren çeşitli hastalıklarına şifa olması duası ile ilaç kullanmak zorunda kalırlar. Özellikle ilerleyen yaşlarda ilaçlara duyulan ihtiyaç daha da artar. Dünyanın dört bir köşesi eczanelerle, hastanelerle, sağlık kuruluşlarıyla doludur. Bu da insanın aczini tüm açıklığı ile ortaya koyan bir durumdur.

Hiç şüphesiz ölüm de hastalıklar da bu dünyada özel olarak yaratılmaktadır ve bu dünya hayatının ne kadar kısa ve geçici olduğunu açıkça göstermektedir. İnsan bu dünyaya imtihan olmaya gelmiştir ve acizlikler onun dünya hayatında imtihan olmasına zemin hazırlayan en önemli unsurlardandır. Bütün bunlar insanın bu dünyanın eksikliğini görmesine ve asıl yurt olan ahirete yönelmesine birer vesiledir.

Ne var ki bazı insanlar olanca acizliklerine rağmen sanki bu durumla hiç muhatap değillermiş gibi şımarıp azgınlığa kapılabilmektedirler. Küçük bir dengesizlik sonucu düşüp sakatkalabilecek, vücudundaki trilyonlarca hücreden bir tanesinin bozulmasıyla çok ciddi hastalıklara yakalanabilecek aciz bir varlık iken büyüklenerek davranır, başkalarına kendilerini güçlü ve üstün göstermek isterler. Oysa her insan gibi onlar da acz içinde olan varlıklardır. Ne var ki böyle bir konu hiç yokmuş gibi davranmakta ve bu halleriyle kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler. Çünkü onların dışında herkes aslında ne kadar aciz birer varlık olduklarının farkındadır.

Bu kişilerin en ağırlarına giden konulardan biri ise ölümdür. Ölümün hatırlatılmasından hiç hoşlanmazlar. Ölümden bahseden insanı “şom ağızlı” ve benzeri tabirlerle suçlamaya kalkışır ve onları hemen susturmaya çalışırlar. Çünkü ölüm onlara kendilerinin ne denli aciz bir varlık olduğunu doğrudan hatırlatan bir konudur. Oysa ne kadar görmezlikten gelirlerse gelsinler, ne kadar yüz çevirirlerse çevirsinler ölüm kendilerine hiç beklemedikleri bir anda gelecektir. Allah bu tarz kişilerin o gün pişmanlıklarını gizlemeye çalışacaklarını şöyle buyurmaktadır:
Zulmeden her nefis, yeryüzündekilerin tümüne sahip olsa bunu (azaba karşılık) mutlaka fidye olarak verirdi. Onlar azabı görünce pişmanlıklarını gizlerler, oysa onlar haksızlığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmedilmiştir. (Yunus Suresi, 54)

Aynı şekilde, hastalanmak da bu kişilerin çok ağırlarına gider. Kendilerini çok aşağılanmış hisseder, insanların gözünde küçük düştüklerini düşünürler. Ama yine de gurur ve enaniyeti elden bırakmaz, hastalansalar, hatta ölüm döşeğinde dahi olsalar vurdumduymaz ve kibirli tavırlarını devam ettirirler. Aciz bir kul olduklarını yine de kabul etmez, son nefeslerine kadar büyüklenmelerini sürdürürler. Allah bu kişilerin alacağı karşılığı şu şekilde bildirmektedir:

Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler. Gözleri 'korkudan ve dehşetten düşük', kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi. Artık bu sözü yalan sayanı sen Bana bırak. Biz onları, bilmeyecekleri bir yönden derece derece (azaba) yaklaştıracağız. Ben, onlara süre tanıyorum. Elbette Benim düzenim (cezalandırmam) sapasağlamdır. (Kalem Suresi, 42-45)

Öyleyse içinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların konaklama yeri ne kötüdür. (Nahl Suresi, 29)


Müslümanlar ise aczlerini bilen, dolayısıyla büyüklenmeye, kibir ve gururlanma hissine kapılmayan insanlardır. Allah’ın her şeyi hikmetle yarattığını bilir, O’na yönelir, O’ndan yardım isterler. Müminlerin bu güzel tavırları ayetlerde şöyle vurgulanmaktadır:

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru. "Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu 'hor ve aşağılık' kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur. Rabbimiz, biz: "Rabbinize iman edin" diye imana çağrıda bulunan bir çağırıcıyı işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür." (Al-i İmran Suresi, 191-193)

MÜMİN AHLAKI


Tarih boyunca yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, insanlara çeşitli şekillerde zulmeden, bulundukları toplumlara huzursuzluk, güvensizlik, iftira, kavga, çekişme, kıskançlık gibi kötülükler getiren ve tüm bu kötülüklerin toplum içinde gelişip yayılması için el ele veren şer odakları olmuştur. Bir kişi bu kötülüklerden rahatsızlık duyuyor ve dünyadan yok olmasını istiyorsa; bu o kişinin vicdan sahibi, duyarlı bir insan olduğunu gösterir. Ancak kötülüklerden rahatsızlık duyan bir kişinin mutlaka güzel ahlakın yayılması ve kötülüklerin son bulması için iyilerle ittifak etmesi gerekir. Çünkü unutmayın ki zulme rıza göstermek, kötülüklere seyirci kalmak da zulme ortak olmaktır.

“BANA DOKUNMAYAN YILAN BIN YIL YAŞASIN” MANTIĞI IYILERIN ITTIFAKINA ZARAR VERIR''

Günümüzde kötüler ve kötülükler dıştan bakıldığında hem sayıca fazla, hem de maddi imkan olarak güçlü görünmekte ve yeryüzünde birçok insanın sıkıntı ve acı içinde yaşamasına neden olmaktadır. Birçok toplumda güzel ahlakın temeli olan din ahlakının özünden tamamen uzaklaşılmış olması, bunun sonucunda inançsızlığın yaygınlaşıp sapkın ideolojilerin etkin bir duruma gelmesi yeryüzünde bozgunculuğun ve her türlü kötülüğün bir engelle karşılaşmadan yayılmasına neden olmuştur. Tüm iyi özelliklerini kaybetmiş, acıma duygusunu yitirmiş, manevi değerleri tamamen göz ardı eden insanların ortaya koydukları zulüm ve kötülüklere engel olmak için vicdan sahibi inançlı insanların ittifak ederek, yeryüzünde kötülüğün yerine iyiliğin ve güzelliğin hakim olması için yoğun bir çaba içine girmeleri gerekmektedir. Yüce Allah bir ayette bu ittifakın olmaması durumunda yeryüzünde fesadın ortaya çıkacağını bildirmiştir. Nitekim ayette bildirilen bu durum, bugün kısmen yaşanmaktadır. Kuran’da şöyle buyrulmaktadır:

“İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (Enfal Suresi, 73)

Kötülüklerin önüne geçebilecekken kayıtsız kalmak, ayrılıkları gidermeye çalışmayarak gaflet içinde yaşamak, insanların ahirette büyük bir vebal altına girmesine sebep olabilir. Bu nedenle Müslümanların yapması gereken, yeryüzünde yaşanan olumsuzluklar için kötüleri suçlamayı bir tarafa bırakarak; fesadın ortaya çıkmasının ve hareket sahası bulmasının asıl sebebi olan sürtüşmeleri ortadan kaldırmak olmalıdır. Kuran ahlakını yaşamada Müslümanların ittifak etmesi, Allah’ın emridir ve yeryüzündeki barış ve huzurun tek çaresidir. Bu amaç uğruna müminlerin dikkat etmeleri gereken bazı hususlar vardır.


Müminler Birbirlerinin Velileri Olmalıdırlar


Allah Kuran’ın birçok ayetinde müminlerin birbirlerinin velileri olduklarını bildirmektedir. Bu ayetlerden biri şöyledir:

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 71)

“Veli” kelimesinin anlamı, dost, koruyucu, yardımcı ve destekçidir. Öyle ise müminler; vicdan sahibi, güzel ahlaklı, dürüst ve samimi insanlar olarak birbirlerini desteklemeli, birbirlerine dost, yardımcı ve koruyucu olmalıdırlar.


İyiler Çekişmelerden Kaçınarak Birlik Olmalıdırlar


Birlik, beraberlik, dayanışma, dostluk, fedakarlık, yardımlaşma, gözetip kollama ve benzeri özellikler, Kuran ahlakının temelini oluşturan güzelliklerden bazılarıdır. İslam dininde insanlar hep hoşgörü, sevgi ve barış dolu, insanların birbirlerine karşı anlayış gösterdikleri, huzurlu bir ortamda yaşarlar. Bu özelliklere sahip toplumlar ise her zaman için daha hızlı gelişebilir ve güç kazanabilirler. Ayrıca herşeyden önemlisi birlik ve beraberlik içinde hayır için çalışan insanlara Allah Katından bir yardım, bir destek ve güç verileceği müjdelenmiştir. Bu nedenle Allah bazı ayetlerinde müminlere birbirleriyle çekişmemelerini, yoksa güçlerinin gideceğini ve zayıf düşeceklerini hatırlatmıştır. Bu ayetlerden biri şöyledir:

“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal Suresi, 46)



Kişinin “İman Ediyorum” Demesi İyilerden Olması İçin Yeterlidir


Müslümanlar, vicdanlı ve hüsn-ü zan sahibi insanlardır. En önemli özelliklerinden biri insanlar arasında hiçbir ayrım yapmamaları, insanları gruplarına, cinsiyetlerine, kültürlerine, sosyal statülerine veya başka bir dünyevi özelliklerine göre ayırt etmemeleridir. Her insanın takvasının derecesi, imanı ve Allah’a yakınlığı sadece Allah Katında bellidir. Bu nedenle Müslüman olduğunu, iyilerden olduğunu söyleyen biri için aksi bir yorumda bulunmak, Allah’ın müminlere yasakladığı bir tavırdır. “İman ediyorum” diyen her insana hüsn-ü zanla bakılır ve bir yardıma ihtiyacı olduğunda şevkle yardım edilir. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler, Allah yolunda adım attığınız zaman gerekli araştırmayı yapın ve size (İslam geleneğine göre) selam verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak: “Sen mü’min değilsin” demeyin. Asıl çok ganimet, Allah Katındadır, bundan önce siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu. Öyleyse iyice açıklık kazandırın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.”” (Nisa Suresi, 94)


İyilerin Birbirlerine Desteği Sadece Sözde Kalmamalıdır


İnsanların büyük bir kısmı konuşmalarında hep doğru ve güzel olanı söyler ve daima haklıdan yana olacaklarını vurgularlar. Ancak fiiliyata geldiğinde birçoğu sessiz ve tepkisiz kalır. Haktan yana söyleyecekleri ve hakkı savunabilecekleri birçok ortam ve imkanları bulunmasına rağmen dünyevi çıkarlarının zedelenip, maddi zarara uğrayacaklarından korkmaları, gelecek endişesine kapılarak, haktan yana tavır koymamaları gibi sebeplerle bundan kaçınırlar.

Ancak bu insanlar şunu bilmelidirler ki, Allah’ın razı olacağı tavır sözle söylenenin fiiliyata da geçirilmesidir. Allah, sözle iyiliğin ve salih amellerin vaadinde bulunan, ancak uygulamaya gelince geri çekilen insanların durumunu bir ayette şöyle bildirmektedir:

“İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah’a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.” (Muhammed Suresi, 21)

İşte bu yüzden, Allah’a iman eden, hesap gününde dünyada yaptıklarının hesabını vereceğini bilen, samimi ve vicdanlı bir kul olduğunu söyleyen her insanın, yalnızca sözde değil fiiliyatta da iyilerle ittifak içinde olması gerekir. Bunu uygulamayan insanları Allah şöyle uyarmaktadır:

“Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah Katında bir gazab (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti).” (Saff Suresi, 2-3)


Kimse “Benim Desteğimden Ne Olur?” Dememelidir


İnsanların birbirlerine nasıl zulmettiklerini gören, her gün çevresinde ahlaksızlığın, acımasızlığın, imansızlığın işaretlerini fark eden ve bunlardan dolayı rahatsızlık duyarak, barış, sevgi ve huzur dolu bir toplum isteyen bir insanın duyarsız kalması büyük bir hata olur. Her insan, az ya da çok, gücünün yettiğinin en fazlasıyla kötülüklerin tek çözümü olan Kuran ahlakının yaşanmasına ve yaşatılmasına katkıda bulunmalı, iyilik ve güzellik yolunda çaba göstermelidir.

Her insanın güzel ahlaklı ve vicdanlı bir insan olduğu sürece iyilik ve hayır adına yapabileceği pek çok güzel şey vardır. Örneğin çok ağır bir yük kaldırılacağı zaman, yükün etrafında bulunan on beş kişiden sadece dördü yükün altına girseler ve diğerleri “biz zaten zayıf, çelimsiz kimseleriz, bizim yardımımızdan ne olur” diye kenarda dursalar isabetli bir karar olmayacağı bellidir. Ancak on beş kişinin on beşi de yükün altına girse ve her biri gücünün yettiği oranda yükü kaldırsa o dört kişinin omzundaki ağırlık çok hafifleyecektir. Kimin neyi ne kadar yaptığı değil, gücünü ne kadar kullandığı önemlidir. Allah Kuran’da hiç kimseye gücünün üzerinde bir güç yüklenmeyeceğini bildirerek, zaten her iyi insan için bir kolaylık kılmıştır:

“İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler. Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiçbir haksızlığa uğratılmazlar.” (Müminun Suresi, 61-62)


İyilerle İttifak Etmeyi Ertelemek Doğru Olmaz


Dünyada inançsızlığın yerleşmesi ve kötülüğün yaygınlaşması için çaba harcayan insanlar bulunmaktadır. Bu insanlar, sahip oldukları kötü özellikleri tüm insanlara yaymak, onları bu kötülüklerin etkisi altına almak için, şeytanın da sevkiyle işbirliği halindedirler. Günümüzde son derece etkili bir hale gelen kötülerin ittifakına karşı, iyilerin de vakit kaybetmeden Kuran ahlakını yaşamak ve insanlara anlatmak amacıyla birbirleri ile ittifak etmeleri ve var güçleriyle kötülüklere karşı koymaları gerekmektedir.

Bu ittifakı geciktirmek veya “Önce herkes yapacağını yapsın, ben de ona göre davranırım” düşüncesiyle hareket etmek, kötülerin zulümleri ile mağdur olan mazlum insanları yalnız bırakmak olur.

Herkesin birbirine hüsn-ü zanla baktığı, hataların veya eksikliklerin dostane ve samimi bir üslupla dile getirilerek düzeltildiği, sevgi, hoşgörü ve adaletin kısacası Kuran ahlakının hakim olduğu bir dünyada yaşamak için tüm vicdanlı insanların ellerinden gelenin en fazlasını yapmaları gerekir.

Bizler bu niyetle hareket edersek, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Rabbimiz tüm bu güzellikleri verecektir. Bu nedenle herkes kötülüklere karşı mücadele edenlerle birlik ve beraberlik içinde olmalıdır. Unutulmamalıdır ki, Allah Saff Suresi’nin 4. ayetinde Müslümanların, “... birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi...” olmalarını emretmektedir.


Sonuç: Kayıtsızlık Kötülerin İttifakının Güçlenmesine Yol Açar


Herhangi bir zulüm karşısında, iyilerden taraf olduğunu söyleyen bir insanın, zulmedenlere karşı elinden gelen her türlü desteği gücünün sonuna kadar vermesi gerekir. Bunun için yapması gereken ilk şey de, hangi tarafta olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktır. Çünkü sessiz kalan, karşı koymak için elindeki imkanları kullanmayan bir insanın samimiyetinden, dürüstlüğünden şüphe edilir.

Şunu unutmamak gerekir ki kötülerin ittifakına destek olmak için mutlaka onların yanında olmak gerekmez. Onların yaptıklarına kayıtsız kalmak da dolaylı olarak onlara destek olmak anlamına gelir.

Allah Hud Suresi’nde insanları bu konuda, “Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur...” (Hud Suresi, 113) ayetiyle uyarmaktadır. Kayıtsız kalarak destek olmak da zulme eğilim göstermenin başka bir şeklidir. Bediüzzaman Said Nursi de eserlerinde bu gerçeğe dikkat çekmiştir:

“Küfre rıza küfür olduğu gibi, dalalete (sapkınlığa), fıska (günaha), zulme rıza da fısktır (günahtır), zulümdür, dalalettir (sapkınlıktır).” (Emirdağ Lahikası, sf.145)

Şu halde bir insan eğer gerçekten vicdan sahibi ise iyilikten ve dürüstlükten yana tavrını açık ve net bir kararlılıkla ortaya koymalıdır. Aksi takdirde, yani çekimser ve duyarsız kaldığında, kötülerin tarafına geçmiş olur. Allah hesap günü iyilerin ve kötülerin tarafında olanların durumunu şöyle haber vermektedir:

“Kim bir iyilikle gelirse, artık kendisine daha hayırlısı vardır ve onlar, o günün korkusuna karşı güvenlik içindedirler. Kim bir kötülükle gelirse, artık onlar da ateşe yüzükoyun atılır (ve onlara:) “Yaptıklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz?” (denir).” (Neml Suresi, 89-90)


İyilikler konusunda çekimser kalanlar bilmelidirler ki, onların olaylara karşı suskun ve ilgisiz tavırları kötülerin hırslarını ve çabalarını daha da artıracaktır. Örneğin bir yerde zavallı ve masum insanlar hiçbir sebep olmadan şehit edilirlerse ve iyilerden olduklarını iddia edenler olup bitenler karşısında ses çıkarmaz, seyirci kalırlarsa; bu durumda bizzat kötülere ve zalimlere destek vermiş ve hatta onları daha da cesaretlendirerek yeni kötülüklere kapı açmış olurlar.

Bazı insanlar kötülerin tepkisini çekmemek ve onların verebilecekleri zararlardan sakınmak için, haksızlıklara karşı kayıtsız kalabilmektedirler. Halk içinde kullanılan “suya sabuna dokunmamak”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” gibi tabirler bu tavrı çok açık bir şekilde tarif etmektedir.